Temmuz 1908 devrimini izleyen günlerde ülkenin dört bir tarafında grevler baÅŸladı. 1906’da Abdülhamid istibdadının en koyu günlerinde grevler yapmış olan Cibali Tütün Fabrikası işçilerinin Temmuz’un son günlerinde baÅŸlattıkları grev 14 AÄŸustos’ta kazanımla sona erdi. Bu 1908 grev dalgasının ilk habercisiydi. AÄŸustos’un ilk yarısında Dersaadet Liman, PaÅŸabahçe ÅžiÅŸe Cam, İzmir Liman, İzmir Çarmado Halı Fabrikası, İncir Kutu İmalathanesi, İstanbul Tramvay, Samsun tütün işçileri, İstanbul’da gazete mürettipleri ve Rumeli’de çeÅŸitli iÅŸletmelerde çalışan işçiler grevdeydi.
AÄŸustos ortalarından itibaren, baÅŸta ücret artışı ve daha iyi iÅŸ koÅŸulları talebiyle baÅŸlayan, büyük iÅŸletmelerdeki çok sayıda işçiyi kapsayan grevler, grev dalgasının kabararak sürdüğünün habercisi oldu. Anadolu-BaÄŸdat Demiryolu işçileri, İstanbul ve İzmir Tramvay Åžirketleri işçileri, Åžark Demiryolları Kumpanyası, Sirkeci Åžimendifer Fabrikası işçileri, Selanik DedeaÄŸaç Demiryolu işçileri, Yedikule Åžimendifer Fabrikası işçileri, Aydın-İzmir Demiryolu işçileri, Selanik Sigara Fabrikası işçileri, yine Selanik’te Sigara Kağıdı, Tütün, TuÄŸla, Bira Fabrikaları işçileri AÄŸustos 1908 boyunca grevdeydi.
Eylül baÅŸlarında bunlara Selanik Telgraf İdaresi memurlarının, ticarethane ve maÄŸaza çalışanlarının, KazlıçeÅŸme deri işçilerinin, Havagazı Åžirketi işçi ve memurlarının, Kavala’da 12 binden fazla tütün rejisi işçisinin grevleri eklendi. Eylül’ün ikinci yarısında yeni grevler baÅŸlarken, ÅŸubelerinde süren grevler yaygınlaÅŸarak tüm iÅŸletmeyi felce uÄŸrattı.
AÄŸustos ortalarından beri huzursuzluk içinde istemlerinin kabulünü bekleyen Anadolu-BaÄŸdat Demiryolu işçileri, ÅŸirketin istemlerini kabul etmemesi üzerine 14 Eylül’de yeniden greve baÅŸladı.
18 Eylül’de Åžark Demiryolları grevi patlak verdi. Aydın-İzmir hattında, grev tüm Eylül boyunca ve Ekim baÅŸlarında aralıklarla sürdü. Demiryolları grevlerine Eylül sonlarında Beyrut-Åžam-Hama Demiryolu Hattı işçileri de katıldı.
Eylül sonlarında kıpırdanmalarının bir patlamayı çoktan haber verdiÄŸi kömür ve maden havzalarından peÅŸpeÅŸe grev haberleri gelmeye baÅŸladı. Zonguldak EreÄŸli Kömür Havzası’nda Ergani Bakır İşletmeleri’nde Balya Karaaydın Simli KurÅŸun İşletmesi’nde işçiler greve gitti ve olaylar patlak verdi.
Yine Eylül sonları ve Ekim başlarında Deniz İşletmesi işçilerinin eylemleri greve dönüştü. Şirket-i Hayriye makinistleri, tayfaları ve memurlarının başlattığı grev, diğer yerlerde görüldüğü gibi üzerlerine asker göndererek zorla dağıtıldı.
Eylül sonlarında Hasköy Tersanesi işçileri ve Åžirket-i Hayriye Fabrikaları işçileri greve çıktı. İstanbul, İzmir ve Selanik’te tramvay işçilerinin grevleri Eylül ve Ekim’de de birbirini izledi. Bu önemli ve büyük grevler dışında Eylül ve Ekim 1908’de maÄŸaza çalışanlarından otel garsonlarına, temizlik işçilerinden yazmacı esnafına, mürettiplerden Adana Pamuk Fabrikası, Hereke Dokuma Fabrikası, Varna Ticaret İşletmeleri personeline kadar çeÅŸitli iÅŸyerlerinde grevler görüldü.
Temmuz-Ekim 1908 grevlerine katılan işçi sayısını kesin olarak hesaplamak güç olsa da çeşitli kaynaklardan derlenen bilgi ve verilerin değerlendirmesi grevlere katılan işçilerin sayısının 100 bini bulduğunu hatta geçtiğini gösteriyor.
En önemlileri demiryolları, tramvay ÅŸirketleri, havagazı ve su ÅŸirketleri, tütün rejileri gibi ağırlıklı olarak Alman ve Fransız sermayeli iÅŸletmelerde patlak veren, bu özelliÄŸi ile doÄŸrudan ve kendiliÄŸinden yabancı sermayeye karşı geliÅŸen 1908 grevleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) özgürlükçülüğü kadar milliciliÄŸinin de denek taşı oldu.
Özgürlükçülüğün, işçilerin hak ve özgürlüklerinde sona ereceği, milliciliğin ise emperyalist baskı ve bağımlılıklıları aşamayacağını gösterdi.
1908 grevleri sırasında, Osmanlı işçileri istibdadı yıkıp hürriyet ilan eden İTC kadrolarına güveniyorlardı. MeÅŸrutiyet’in ilanından sonra İTC’nin siyasal iktidara resmen ve açıkça el koymuÅŸ olmaması, işçi kesimlerindeki bu yanılsamayı pekiÅŸtirmiÅŸ, çoÄŸu eylem sırasında işçiler istem ve ÅŸikâyetlerini İTC’ye duyurmaya çalışmışlar, onun müdahalesinden ve desteÄŸinden medet ummuÅŸlardı.
1908 grevleri boyunca, grevci işçilerin kamuoyuna yayınladıkları bildirilerde “istibdat fikirlerinin mahvıyla adaletin icrası İTC Cemiyettim teÅŸekkül esası ve mukaddesi vazifesi olmakla… ali mercilerinden hürriyet, adalet ve müsavatı fiilen hükümran kılmasını talep ve istirham eyleriz” türünden ifadelere sık sık rastlanır. Kimi zaman da, İTC’li aracılara güvenilerek eylemlerin sona erdirildiÄŸi görülür.
Ancak, AÄŸustos’tan itibaren yaygınlaÅŸan grevlerin yarattığı ilk ÅŸaÅŸkınlık geçer geçmez. Hükümet, grevcilerin üzerine asker göndererek özellikle yabancı sermayeli büyük ÅŸirketlerde patlak veren grevleri emperyalist baskıların da etkisiyle sert bir ÅŸekilde bastırma yoluna gidince, işçilerin güven duyduÄŸu ve medet umduÄŸu İTC’nin, işçilerin yanında deÄŸil de hükümetin ve yabancı sermayenin yanında yer aldığı ortaya çıkmaya baÅŸladı.
Grevlere Karşı Kanun
Ekim baÅŸlarında (8 Ekim 1908) alelacele çıkartılan “Tatil-i EÅŸgal Kanun-u Muvakkati”, can sıkıcı grevleri ve işçi eylemlerini engellemek isteyen yabancı tekellerin ve Hükümetin ortak belgesi olduÄŸu kadar İTC’nin de onayına sahipti. Bir süre sonra bu yasayı daha da ağırlaÅŸtıran yine İTC olur.
II. MeÅŸrutiyet’in ilanından sonra kabaran grev dalgasının yerli ve yabancı sermaye çevrelerinde yarattığı ÅŸaÅŸkınlık ve huzursuzluk, o güne kadar sürekli küçümsenmiÅŸ ve çalışanlar arasında ikinci sınıf işçi olarak kabul edilmiÅŸ Müslüman tebaadan işçilerin de grevlere kitlesel katılımıyla perçinlenince, yabancı ve yerli sermayeyi korumanın ve devleti kurtarmanın yolu bir kez daha yasakçılıkta arandı.
O günlerde çeşitli gazetelerde çıkan yazılar, devlet ve hükümet yetkililerinin açıklamaları egemen güçlerin psikolojilerini ortaya çıkartmak açısından ilginçtir. 5 Eylül 1908 tarihli Sabah gazetesinde, Le Temps gazetesi İstanbul muhabirinin bir haberiyle birlikte, gazetenin ilgili yorumu yer almakta, bu yorumda şöyle denmekteydi:
“Kanun-ı Esasî’nin ilanından beri henüz bir ay kadar zaman geçtiÄŸi halde, sosyalizm burada da dahil oldu… Sosyalizm fikrinin sirayetini tahsil eden amele grubu, burada büyük bir cemiyet teÅŸkil etmemektedir. Fakat ÅŸurası gariptir ki burada Avrupa’nın amele grubu gibi muhtaç ve sefil bir ahali olmadığı halde, sosyalizm fikri amele arasında intiÅŸar eylemektedir… Sosyalizm, ihtiyacı çok kazancı az olan Avrupa amelesi arasında taammüm edebilir (umumileÅŸebilir). Kanaatkar Osmanlı amelesi arasında o gibi fikirler taammüm edemez.”
İkdam gazetesinde 16 Eylül’de çıkan bir yazıda da ÅŸu görüşler iÅŸleniyordu: “İki ay evveline kadar, saahifı matbuata (matbaa sayfaları) geçirilmediÄŸi için grev kelimesinin ne olduÄŸu bilinmediÄŸi gibi, grev dediÄŸimiz halet, yani terk-i eÅŸgal dahi mecburen gayrı vaki idi. Grevler adeta bir illeti müstevliye halini aldı. Grev yalnızca ÅŸirket ile amele arasında tahaddüs eden (meydana gelen) bir ihtilaf olmakla kalmaz. Memleketin ahval-i iktisadiyesi üzerinde tesir yapar…
Bundan maada, memleketimizde mevcut cesim sanayi ecnebi sermayesiyle vücuda gelmiÅŸtir. Demek ki grevler, dolayısıyla itibarı malimiz üzerinde tesir icra eder. Åžirketlerin hisse senedadı düşer.”
Yine aynı günlerde, İstanbul Ticaret Odası Gazetesi grevlere karşı çıkan bir yazısında “yerli amelenin ecnebi amele seviyesinde olamayacağını” yazıyor, ve “Seviyesi, haklarını müdafaa ve muhafazadaki kudretleri bizimkilere kat kat faik olduÄŸundan, yerli amelenin politika manevracılarına kolaylıkla kapılacakları derkâr (malum) bulunduÄŸundan, ecnebi amele derecelerinde mütalibatta bulunmaları gayrı caizdir” diyordu.
İTC’nin “amele meselesindeki görüşü†ise İttihat ve Terakki Gazetesi’nde yayınlanan, “Patronlar ve Ameleler” yazısında bütün açıklığıyla ortaya konmaktaydı:
“…Fabrika, ticarethane sahipleri hükümete karşı mükellefiyetlerinin fevkinde olarak amelelerine karşı da ağır bir yüke tahammül edecek olurlarsa teÅŸebbüse vazedecekleri sermayenin mutad kazancını temin edemezler. Bu da kendilerine keder ve ümitsizlik anz olmasını, teÅŸebbüslerinin tatilini intaç eyler (sonucunu verir) ve memleketin iktisadî terakkisini durdurur… Halbuki bu gün patronun kuvveti ne derece ise ameleninki de ondan aÅŸağı deÄŸildir. Bilakis pek çok hususlarda kanunun gayrı meÅŸru himayesi sayesinde, bazı memleketlerde patronlar amelenin istibdadına mahkûm olmaktadırlar… Biz bu hususta sahip ve salim olan serbesti politikasından sapmamayı hem iktisadî kaideler, hem memleketimizin umumi ahvali nokta-i nazarından daha muvafık gördük… Memleketin iki büyük sınıfı olmak istidadım gösteren sermayedar veya patron sınıfıyla amele sınıfının yanlış mülahazalar neticesi yekdiÄŸerine zararlı addedilen menfaatlerini telif eylemek icab eder. Åžu son iki ay zarfında vuku bulan bazı müfrit muamelelerin önünü almak için gerek tatil-i eÅŸgale ve gerekse sendikalara dair neÅŸredeceÄŸimiz misallerle amelelerin selahiyet derecelerinin neden ibaret olacağını göstermekliÄŸimiz iktiza eder ve patron selahiyet hakkını tecavüz edince bu hareketinin cezasını -ki tabii bir tazminattan ibaret olacaktır-göreceÄŸi gibi amele de aynı suretle mesul olması lazım gelir. Yoksa bazı kimselerin talep ve iddia ettikleri veçhile sosyalizme adım atacak olursak her vakitten ziyade emniyet bahÅŸetmeye mecbur olduÄŸumuz sermayedarları korkutmuÅŸ oluruz.”
8 Ekim 1908’de alelacele hazırlanarak Meclis’e bile sevk edilmeden Heyet-i Vekile (Bakanlar Kurulu) kararıyla iki gün sonra yürürlüğe giren Tatil-i EÅŸgal Kanun-ı Muvakkati, işçi-iÅŸveren iliÅŸkilerini, grev, sendika ve toplu sözleÅŸme sürecini düzenleme görünümü altında “kamu hizmeti gördükleri” gerekçesiyle demiryolları, tramvay ve liman iÅŸletmeleri, su ve havagazı ÅŸirketleri, Dûyun-u Umumiye ve Reji İdarelerine baÄŸlı işçilerin grev yapmalarını yasaklıyor, yasaklamakla kalmayıp ağır para ve hapis cezaları getiriyordu. Aynı ÅŸekilde, bu türden iÅŸyerlerinde sendikalaÅŸma yasağı getirildiÄŸi gibi yasanın çıkarılmasından önce kurulmuÅŸ sendika ve cemiyetlerin dağılması da öngörülüyor, her türlü iÅŸ anlaÅŸmazlığında Ticaret ve Nafıa Nezareti zorunlu, hakem ve arabulucu kılınıyordu.
1908 Tatil-i EÅŸgal Kanun-ı Muvakkati yalnız “umuma müteallik hizmet ve ÅŸirketlerde çalışanları” kapsıyorsa da, gerçekte tüm işçi hareketine indirilmiÅŸ bir darbeydi. Üstelik 1908 grevlerinin en yoÄŸun yaÅŸandığı, işçi sınıfının görece en bilinçli ve örgütlü kesimlerinin bulunduÄŸu iÅŸyerlerinin hemen tümü “umuma müteallik” sayılabilecek nitelikteydi.
Yasanın yürürlüğe girmesinin hemen ardından işçi eylemlerinde ve grevlerde belirgin bir gerileme baÅŸladı. Ekim’in ikinci yansında yasa kapsamına girmeyen iÅŸyerlerindeki grevler de giderek seyrekleÅŸti, 31 Mart (13 Nisan 1909) olaylarının ardından ilan edilen sıkıyönetim döneminde çıkarılan ve “Kanun-ı Muvakkatinâ€, yerini alan Tatil-i EÅŸgal Kanunu’yla “hizmet-i umumiye” kavramının kapsamı geniÅŸletilerek ve yasaklar ÅŸiddetlendirilerek işçi hareketi ve örgütlenmesi daha ilk adımlarında kıskıvrak baÄŸlanmaya, engellenmeye çalışıldı.
Kaynak: www.1mayis.info