Der Zor: İnsanlık Dramının Tanığı Olan Topraklar

Sait ÇETİNOĞLU

Raymond Kevorkian’ın Der Zor, Soykırımın ikinci safhası[1], Ermeni Soykırımının bir belgeseli olarak okunmalıdır. Kevorkian’ın uzun değerlendirmesi ile başlayan inceleme Aram Andonian’ın bizzat bir kurban olarak kendisinin tanıklıkları ve diğer kurbanlardan derlediği tanıklıkların, Suriye ve Mezopotamya’daki toplama kamplarında ve sevkiyatlar da bizzat görevli Osmanlı yetkilileri, tanık olan müttefik misyon görevlileri ile Vatikan görevlilerinin tesbit ve tanıklıklarını, Tessa Hofman ile bir tanıdık yoldaş Aram Pehlivanyan’ın kızı Meliné’nin Alman misyonerlerinin Soykırımın birinci evresine dair tanıklıklarının değerlendirmeleri ile soykırım sürecinin birinci evresi ile ikinci evre bir bütünlük içinde ve birbirini tamamlayan son derece önemli bir Ermeni Soykırımı çalışmasıdır. Kısaca Soykırımın ilk elden tanıklıdır.

Kevorkian, Soykırımın çeşitli safhalarının kurbanları ve onları tamamlayan çeşitli yelpazedeki görevlilerin tanıklıklarıyla okuyucuya sunarken sunumunda bu tanıklıkları çeşitli araştırma ve istatistiklerle de destekleyerek tanıklıkların önemini daha da arttırır.

Bir ÅŸekilde “iskan bölgesi” olarak adlandırılan Suriye vilayetine, İTC’nin istemediÄŸi sayı ile ulaÅŸan kurbanlar özellikle hayatta kalamayacakları yerlerde tutuldukları, DoÄŸuda Azez(Bab) – Åžeddade – Der Zor üçgeninde ve Batıda Halep(Sebil) – Havran – Cebel Lübnan ÅŸeridinde yeniden kırıma tabi tutulup Soykırımın ikinci evresi gerçekleÅŸtirilir. Bu bölgeler ölüm tarlaları haline gelir. Zaptiye yada devlet onların ölmelerine yardım etmek için eÅŸlik etmektedir.

Ölüm üçgeninin bir köşesindeki Der Zor, Ermeni halkının hafızasında önemli bir yerdir. Soykırımın son duraklarından, Ermenilerin son kez kırıma uğratıldığı tüketildiği yerlerden. Der Zor’daki günümüzün Ermeni kilisesi ve Soykırım Müzesi aynı zamanda bu kurbanlar için bir anıt müzedir. Her şeye rağmen yok olmayan Ermeni halkını simgelediğini de söyleyebiliriz. Kilise ve anıt müze küllerinden yeniden doğan Ermeni halkını tasvir eder.

Mayıs 2007 deki Suriye seyahatimde bu müzeyi ile birlikte bölgeyi sınırlı olsa da görme imkanım oldu. Der Zor’daki Soykırım Müzesi ve Der Zor’a 90 kilometre uzaklıktaki Mergadeh’teki toplu ölüm kampını yakından görebildim. Görüntü korkunçtu aradan 92 yıl geçmesine karşın Soykırımın izleri silinmemiştir. Görüntüler bende tarifsiz acı duygular bıraktı. Elinizde tuttuğunuz kitabı hazırlarken aynı duyguları yeniden yaşadım. Kitabın redaksiyonunu aylarca bitiremedim.

Katliamdan bir mucize eseri kurtulan Antepli Dikran Berberyan ölüm kampı Mergadeh’i ÅŸu cümlelerle anlatır: Çeçenler, bizi, Ras ul-Ayn yoluyla Halep’e sevk edeceklerini bildirerek, 25 bin kiÅŸilik kafilemizi 8-10 kadar gruba ayırdılar. Fakat, Halep yerine, Suvar ve Åžeddade arasındaki dağın öbür yamacı üzerine, onları katlettikleri MerÄŸeda (Marghada) çölüne götürdüler. Araplar da aynı ÅŸekilde 10 yaşından küçük kız çocuklarını kirlettiler ve ırzlarına geçtiler ve Murrat’tan gelen yüzlerce genç yetimleri Habur’un içine attılar. Mergadeh (Marghada) Suriye’de bilinen toplu ölüm kamplarından sadece biridir, Ras ul Ayn, Meskene gibi baÅŸka yerlerde var ancak diÄŸer bölgeleri görme imkanını daha 2007’deki seyahatimde bulamadığım gibi, sonraki iki seyahatimde de bölgeye gitmeme raÄŸmen kamp alanlarına girme imkanını elde edemedim. Mergadeh’teki toplu ölüm kampı çok geniÅŸ bir alan, 92 yıl önce öldürülen masum insanların kemikleriyle dolu… Kurbanların bir mezarı bile olmamış, acı çeken bedenlerinden kalan kemikleri çölün rüzgarlarıyla sürüklenen kumlarla örtülmüş, herhangi bir alet olmaksızın elle kumun kaldırılması halinde bile kurbanların kemikleri karşınıza çıkıyor. Bu kampla ve diÄŸerleriyle ilgili hazırlanan Al Ermen Lubnen belgesel filmi soykırım belgeselidir ve söze gerek bırakmaz. Okuyucu tanıklıkları okurken Suriye’nin coÄŸrafi haritasına da bir göz atarsa Ermeni halkına yaÅŸatılan dehÅŸetin boyutunu anlamasına yardımcı olur düşüncesindeyim ki ölüm tarlalarının boyutunu görebilsin.

Der Zor’dan geçip mucize eseri kurtulanların başından geçenleri sizlere aktaracak söz daÄŸarcığına sahip olmadığımı itiraf edeyim. Ben buna muktedir olmadığım gibi kimsenin de olduÄŸunu sanmıyorum. YaÅŸananlar kelimelerle ifade edilemeyecek kadar inanılmazdır: Halk kendi kendini tüketiyordu: yiyeceÄŸe ihtiyacı vardı ve o da burada yoktu. Ölmüş eÅŸek, at ve köpekleri vs., ve hatta insan cesetlerini yiyen insanlar gördüm. Dibsi, ancak 6 ay süresince toplama kampı olarak faaliyet göstermesine karşın, insanlar için, sevkiyatları süresince, bu kadar öldürücü tek bir yerin bulunabileceÄŸine inanmıyorum. Burada takriben 30 bin kiÅŸi, hepsi açlık ve tifüs nedeniyle öldüler. Meskene’de ölüme mahkûm edilmiÅŸlerin hepsi biraz daha fazla acı çekmeleri için Dibsi’ye gönderilmiÅŸlerdi. Dibsi’yi, Meskene’nin mezarı olarak kabul edebiliriz.

Pipe Karademirciyan’ın sözleri hiçbir yoruma gerek bırakmaz: Bu kadınların arasında, bir elinde İncil, öbür eliyle yemek için ateÅŸ üstüne koyduÄŸu nalı tutan erkek kardeÅŸim Yervant’ın karısını gördüm. Beni görür görmez, aÄŸlamaya baÅŸladı ve bana: ”İşte üç gündür ki bu atın toynağıyla hayatta kalıyorum. Benim sevgili tek çocuÄŸum öldü. Onun yok olmasına üzülmüyorum, fakat diÄŸerleri ben görmeden, gizlice onun cesedini çaldılar, piÅŸirdiler ve sonra yediler. İşte budur ki bana çok acı veriyor, kıvrandırıyor, aklımdan hiç çıkmıyor” dedi. İkinci gün, oradaki Arapların yanında bir parça ekmek üzerine elimi koyabildim. Bu ekmeÄŸi, açlıktan aÄŸlayan kızıma verdim. Küçük bu ekmeÄŸi eline aldığı zaman, bana bakarak aÄŸlamaya baÅŸladı. Ona niçin aÄŸladığını; neden ekmeÄŸini yemediÄŸini sordum; Bana aynı anda hem enfes, çok güzel ve hem de dokunaklı, içlendirici bir bakış attı ve dedi: ”Ahh… Mama, sen burada yok iken, bu kadın kendi çocuÄŸunu öldürdü ve ÅŸu anda onu yemeleri için piÅŸiriyor. Sen de benimle aynı ÅŸeyi mi yapacaksın?” Bunun üzerine, gözlerim göz yaÅŸlarla dolu kendimi, benim sevgilime güç vermek, onun toparlanmasını saÄŸlamak için zorladım. Bunu çok zorlukla baÅŸarabildim ve ona ekmeÄŸi yedirdim.

Aram Andonyan, derlemeleriyle ilgili yarının tarihçilerine Der Zor’a dair şu ikazı yapmaktan kendini alamaz: Bazıları, Der-Zor’da oluşan olaylar üzerine birçok kereler tekrarlanan bütün tanıklıkların, buralardaki küçük çocukların, veya biraz daha büyüklerinin, her türlü hayatta kalabilme imkânından mahrum bırakılmış olduklarından ve açlıktan kıvrandıklarından, helâların çevresinde dolaştıklarını, kendi yiyecek ihtiyaçlarını karşılamak için insan dışkılarına ümit bağladıkları üzerine yapmış oldukları doğrulamalarını abartılı olarak düşünebilir, kabul edebilirler ancak bazı açıklamalara gereksinim duyulmaktadır ki ben bunları, toplamış olduğum -Ben şahsen bunu yazmak için gerekli olan zamana sahip olacağımı düşünmüyorum- materyalleri kullanarak tarihi yazacak olanların, bu olayları abartılı bularak ihmal etmemeleri için, bu açıklamaları burada notlar halinde aktarıyorum.

Andonian Marat Kampında yaÅŸananlara dair ÅŸu notu düşer: Bir çadırın altında aç bir yetiÅŸkin ve küçük bir kız, küçük kız ölüme yakın bir durumda uzanmış piÅŸmekte olan etin kokusu kıza kadar gelmektedir. Bu kıtlık günlerinde, bu büyük bir ayrıcalıktı. YetiÅŸkin ve küçük kız birbirlerine bakmaktadırlar. Bir süreden beri artık eÅŸek eti satılmıyordu; artık hiç öldürülecek eÅŸek kalmamıştı. Muhtemelen yine küçük bir çocuk ölmüştü ve şüphesiz onun etini piÅŸiriyorlardı. Küçük kız annesine: ”Anne, artık dayanamıyorum, onlardan bir parça istemeye git” der. Çadırı terk eder ve bir müddet sonra çok kırgın ve kızgın bir ÅŸekilde kızının yanına döner. Küçük kız ona ondan vermediklerini anlar, fakat ümidinden ve arzusundan çok çabuk vazgeçmek istememektedir ve sorar: ”Ondan vermediler, mama”. ”Hayır kızım… kör olsunlar”. Küçük kız o zaman yazgısına boyun eÄŸerek annesine öğütte bulunarak, talep eder: ”Mama, ben de ölürsem, sen de onlara benim etimden verme…” Sözün bittiÄŸi yerdir.

Der Zor hala kayıp Ermenilerin yoğun olduğu yerlerden biridir de. Her yıl birkaç Araplaşmış Ermeni aile keşfediliyor(!) Bu konuda Badrig Kouyoumdjian ve Christine Simeone’nin Deir es Zor, Sur Les Traces du Genocide Armenien de 1915 adlı çalışma ile olayları ayrıntılı olarak anlatır.

”Artık merhaba demeye [muktedir] hiç bir Ermeni kalmamalıdır. Herhangi bir damarın Ermenilere karşı acıma duygusu ihtiva ettiÄŸini öğrendiÄŸim zaman, onu keserim ve dışarı çekip çıkarırım” diyen Der Zor’daki Soykırımın sorumlusu mutasarrıf Salih Zeki’nin [Zor] kırımdan sonra komünistlere katılmak için Baku’ya gidiÅŸi de ayrı bir ironidir. Salih Zeki Zor TKP’ye katılır. Son olarak M. Suphi ile M.Kemal arasındaki irtibatı saÄŸlarken görüyoruz. M. Suphi ve arkadaÅŸların sonu ise malum…

Soykırımın bir yüzü de emval-i metrukelerdir. Ermenilerin tarihi topraklarından söküldükten sonra terk ettirildikleri malların talanını savaş sırasında Osmanlının müttefik temsilcileri Bulgaristan Başkonsolosu G. Seraphimoff Avusturya-Macaristan Konsolosu, A. Nadamlenzki şu sözlerle ifade ederler: Dışarıya gönderilenlere ait eşyalar, yeniden bir kez daha Türk alıcısının tercihine sunulduğu açık arttırmalarda, çok düşük, gülünç fiyatlara satıldılar. İşte bu şekildedir ki yönetmeliğe göre, sayımının ve dökümünün çıkarılması gereken mal varlıkları, zenginlikler gasp edildi. Dışarıya atılmanın aynı gecesi, Türk temsilcileri sahipsiz kalan evlerde kendilerine küçük ziyafetler verdiler; buralarda piyano çalındı, mahzenler boşaltıldı ve orada bulunan yiyecekler yenildi. Aynı görüntüler ikinci gün, gün boyunca tekrarlandılar.

Aynı görevliler bir ÅŸeye daha dikkat çekerek, İttihak ve Terakki Cemiyeti’nin bugüne uzanacak ve günümüzü de ipotek edip esir alacak bir geliÅŸmeyi vurgularlar: Türk okullarının ve özellikle Komite’nin okullarının öğrencilerinin yüzlerce Ermeni´nin acıdan çıldırmış ve ümitsizlik içinde gidiÅŸlerini, bir törene eÅŸlik eder gibi seyretmeye getirilmeleri, imzası bulunanların [G. Seraphimoff ve A. Nadamlenzki] görüşüne göre çok ciddi bir tehlikedir! Bu, çocukların kalplerinin ve ruhlarının içine, günün birinde bugünkü dostlarına karşı da yönelebilecek, kinin yerleÅŸtirilmesi ve beslenilmesi, Jön-Türk komitesinin dâhili politikasının gizli niyetlerinin keÅŸfedilmelerine yol açmakta ve onları ortaya çıkarmaktadırlar. Ermenilere karşı hiçbir sempatisi olmayan Alman Misyoner Hans Bauernfeind, müttefik, Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan İmparatorluÄŸu temsilcilerinin yargılarını tamamlayarak, uygulamadaki Alman faktörü ve etkisine istemeden de deÄŸinmek zorunda kalır: 1895/96 yıllarındaki katliamlardan farklı olarak, bunlar halkın önünde yurtseverliÄŸin bir gerekliliÄŸi olarak ÅŸatafatlı ve gösteriÅŸli durumlar altında tanınmayacak bir kılığa sokularak, hukuken yargılanması gereken katliamları gizlice gerçekleÅŸtirmektedirler ve neredeyse hiçbir gerekçeleri olmadan Belçika’daki Almanların örneÄŸi gösterilerek kendilerini haklı çıkarmaktadırlar… EÄŸer bununla bir cezanın uygulanması anlaşılıyorsa, bu sonsuz derecede zalimce, kan dökücü ve yasalara karşı olan keyfi bir yöntemdir… Benim görüşüme göre, burada bulunan güçlü bazı adamların, HaÅŸim beg ve oÄŸulları gibi öldürülen Ermenilerin mallarıyla -bir çeÅŸit savaÅŸ ganimeti gibi- zenginleÅŸmek istemeleri bütün bunlarda büyük rol oynadı.

Soykırımın bir diÄŸer yüzü de eftal-i metrukelerdir. Yani el konulan çocuklar ve kadınlar: Çocukların maddi sefaleti sözlerle ifade edilemezdi, fakat ahlaki, ruhsal sefaletleri çok daha kötüydü. Çok sayıda erkek ve kız çocukları köleleri oldukları, denetimi altında bulundukları kadın ve erkek sahiplerinin canavarca, vahÅŸi iÅŸtahlarını gidermek için kullanılıyorlardı. Bir yaÅŸlı adam yanında 15 yaşından küçük 15 kız alıkoyuyordu. Daha sonra onlardan bazılarının cesetleri yolda bulundu, diÄŸerleri ise sokaÄŸa atılmışlardı. Çocukların fahiÅŸeliÄŸi: bunun ne anlama geldiÄŸini anlamaya, hissetmeye çalışın. Sebil – Havran- Cebel ÅŸeridindeki Ermeni Mültecilerin durumuyla ilgilenmesi için Ermeni gen havuzundan faydalanmak isteyen Cemal PaÅŸa tarafından görevlendirilen Hasan Amca’nın izlenimlerinin başında gördüklerini şöyle kaydeder: Bana beraberinde hizmetkâr olarak üç erkeÄŸi ve iki kızı götürmekte olduÄŸunu bildirilmiÅŸti. Havran’ın eski delegesi bunda hiçbir engelin olmadığını düşünüyordu. Ermeni çocukları deÄŸiller miydi, annesiz, sahipsiz? SavaÅŸ döneminin mürür tezkerelerinin incelenmesi bu gibi uygulamaların çok doÄŸal olduÄŸu görülür. Cepheden, görevden, menzilden dönen sivil ve askeri ÅŸahsiyetler yanlarında Ermenilerden ikinci üçüncü eÅŸ ve hizmetçilerle birlikte dönmektedirler. Hasan Amca, Cebel’deki Ermeni kurbanlarının durumunu anlatırken çizdiÄŸi tabloyu tarif etmeye insanlık dışı sözleri bile hafif gelir. Kurbanlar ile ilgili olarak söylediÄŸi sözler inanılmazdır: Bu daÄŸlar, yaratılışlarından günümüze kadar, bu denli korkunç bir insanlık dramı, sefaleti, acıyı taşımamışlardı. Kendi benzerinin, ot, kokmuÅŸ hayvan eti ve hatta kendi çocuÄŸunu yediÄŸini gören insan ne hisseder? Diyebilirim ki, ben donmuÅŸ, taÅŸ kesilmiÅŸtim. Güçsüz ayaklarıyla yürümeye, hayvanlar gibi otlayan, büyük bir iÅŸtahla, çok acıkmış bir sırtlan gibi bir katırın cesedinin parçalarını elde etmeyi deneyen, çabalayan ve bu hayvan leÅŸinin bağırsaklarını paylaÅŸabilmek için birbirini boÄŸazlayan insanoÄŸullarını gördüm. İnsanın bütün duyguları hissetmemeye, çalışmamaya baÅŸlıyor, gözler görmeyi, kulaklar duymayı reddediyorlar… Onlara fotoÄŸraf makinemle yaklaÅŸtığım zaman bile, hiç rahatsızlık duymadılar. Onlardan hiçbiri bakmak için dönmedi.

Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda 1909’da kölelik kaldırdığı halde (!) bölgede kadın ve çocukların toplu olarak satıldığı esir pazarları kurulmuÅŸtur. Hasan Amca, sürülen Ermenilerin iskanı diye bir projenin olmadığının kanıtlarını da sunar, çabaları vatan hainliÄŸiyle eÅŸdeÄŸerdir: Bu zavallıları, sadece ölümden kurtarmayı arzu etmiÅŸ olmayı, vatana karşı ihanet olarak kabul eden kiÅŸiler vardı ve bu hareketleri organize eden kiÅŸiler de basit bir ÅŸekilde vatan haini olarak kabul edilmiÅŸlerdi. Suriye anılarını yayınlayan Hasan Amca’nın tefrikası gazeteden birden bire kesilir. Susturulur. Tehdit mektupları alır: Bir tehdit mektubunda, bana ÅŸunlar yazılmaktadır: ‘Her öğünde ısıtılan pilav gibi, meseleyi tartışmaya açıyor, gündem konusu yapıyorsun; ÅŸu herkesin sustuÄŸu anda, sen içindeki zehiri kusuyorsun’. Okuyucu kolayca tahmin edebileceÄŸi gibi Hasan amca susturulacak ve cezalandırılacaktır, bu cesur ve vicdan sahibi insan 1961 yılında yoksulluk içinde ölür. O diÄŸerleri gibi kurbanları soymamış onlara yardım elini uzatmıştır.

Hasan Amca sözlerini baÄŸlarken bu güne de seslendiÄŸini söyleyebileceÄŸim sözlerinin altını çiziyoruz: “Türk Milletini tanıyorum. Fakat onun iki deposu var: Birincisi, tahrik edilmeden, nedensiz silahlarını eski dostlarına karşı sıktı, ikincisi ülkede kırımlar yaptı… Sadece ağır suçluluÄŸun aptallığı, budalalığı inkâr ettirir… Hangisinin daha iyi olduÄŸunu deÄŸerlendirelim, itiraf etmek veya inkâr etmek… Kaldı ki, siz dahi açık bir ÅŸekilde kabul etmektesiniz: Türk de Ermeni de, aynı ÅŸekilde sürgünlerin altındaki gerçekleri bilmektedirler.”

Ermenilere karşı hiçbir sempatisi olmadığını ifade ettiÄŸimiz Alman Misyoner Hans Bauernfeind gördükleri karşısında ÅŸunları söylemekten kendini alamaz: Ermenileri hedefleyen, genel ahlak kurallarını hiçe sayan, kuvvetli bir imha etme politikası söz konusudur… Kadınların yaÅŸamalarına izin verilmektedir, bu da onları çürüyerek ölüme bırakma anlamına gelmektedir; aynı ÅŸey çocuklar için de geçerlidir veya onlar TürkleÅŸtirilmektedirler.

Ne yazık ki Osmanlı ile müttefik olduklarından reel politik gereÄŸi Bauernfeind susmasının zorunluluk olduÄŸunu kaydeder. Ermeniler reel politiÄŸin kurbanı olmuÅŸlardır: Bizler, Türklerin ”müttefikleri ve kardeÅŸleri” olarak, gözlerimizin önünde her ÅŸeyi yapmalarına müsaade etmeye zorlanıyoruz… Stratejik gereklilik bahanesi altında, hükümet sadece ”Ermeni sorununu” radikal bir ÅŸekilde kökten çözmek için ideal bir imkâna sahip deÄŸil, fakat o böylece aynı zamanda savaşın bütün finansal, ekonomik zorluklarından da kurtulmaktadır. Bauernfeind, körlüğüne tanrıyı alet etmekten çekinmez: Bütün bunlara raÄŸmen, Tanrı bizim hepsini görmemizi, hepsini bilmemizi ve bizden susmamızı istedi.

Bir Ermeni genç kız ölmeden birkaç saniye önce sözleri sözün bittiği yerdir: Benim Tanrım, biliyorum ki sen onlardan bizim intikamımızı alacaksın. Fakat onları affet, çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Tanrım ruhumu al veya birisi hayatıma son vermek istesin, çünkü artık bunlara dayanamıyorum. Ermeni kurbanların düşürüldükleri durum karşısında ölüm bir kurtuluştur!

NOT:
1 – Raymond H. Kevorkian, Dre Zor Soykırımın İkinci Safhası Çev. Naringül Tateosyan, Belge Yayınları 2011