”Ermeni halkıyla Türk halkı birbirine çok benzer, Türkiye’nin soykırımı yok saymasıyla sorun aşılamadı”

[ A+ ] /[ A- ]

Baki Doğan

Hollanda’da Amsterdam’ın 80 kilometre güneyinde bulunan ve Kuzey Brabant ilinin başkenti olan S-Hertogenbosch’da 1969 yılından bu yana ailesiyle hayatını sürdüren Agop Yıldız, 1915’teki Ermeni soykırımından sağ kurtulan bir anne-babanın çocuğu.

Agop Yıldız, çocukluğunda sesini duyunca “vurulduğu” sazın ustası olarak Ozan Armani olarak da nam salmış. Yazdığı şiirler ve okuduğu türkülerle Anadolu’yu anlatmaya çalışan Agop Yıldız, ailesinin başından geçenleri ve Anadolu’da uygulanan yanlış politikları anlatıyor.

Yıldız’ın, yazdığı şiirlerden de örnekler sunduğu söyleşimiz şöyle oldu:

Sevgili Agop Yıldız, sizi, sizin dilinizden tanıyabilir miyiz?

Ben kendimi aslında şöyle tanımlıyorum: 1915’te yaşanmış felaketlerden kurtulup hayatta kalan bir anne-babanın devamı olan, geçmişte sarılamamış yaraların acısını yüreğinde taşıyan, 70 yıllık ömrü içerisinde yalnız kendi acıları değil, dünyanın her hangi bir yerinde haksızlığa uğramış acı çekmiş insanların acılarını da yüreğinde hisseden, haksızlığa karşı haklının, zalimlere karşı mazlumun yanında yerini alan, din, dil, ırk farkı gözetmeden tüm insanlara yüreği acık olan, iyiden barıştan yana tüm insani değerlere sahip çıkan, tüm olumsuzluklara rağmen yüreğinde kin ve nefrete yer vermeyen, yanlışlıkları doğruya, nefreti sevgiye, acıları tatlıya yönlendirmek için mücadele eden, hangi dilden, hangi renkten olduğu fark etmez, onlarla kader birliğine hazır olan, bu doğrultuda mücadele eden Agop Yıldız’ım.

“Aged” kelimesinin anlamını açabilir misiniz?

Evet tabii ki. “Aged” Ermenice “soykırım” demektir. 1915’te bir buçuk milyon Ermeninin katledilmesiyle ilgili soykırımın adıdır. Ermeni soykırımı, dünyada otuz binden fazla kitap yazılmış bir konu. Türk devletinin resmi düşüncesi, “Biz böyle bir soykırım yapmadık, tam tersi oldu. Ermeniler düşman ile birleşerek, Türk’ü arkasından hançerlediler” şeklinde. Fakat bu söylevlere karşın, şöyle bir soru sormak hakkı yok mu? Madem ki, Ermeniler yüz yıl önce düşmanla birlikte olmuşlar, Türk’ü arkadan hançerlemişler. Öyleyse neden Türkiye’de 100 yıldır Ermeni Soykırımı konusunu konuşmak yasak? Bu konu, Hrant Dink ile başladı yeni yeni konuşulmaya ve Hrant Dink bunu hayatıyla ödedi. Yani soykırım olmuştur. Bir buçuk milyon Ermeni katledilmiştir. Eğer katledilmedilerse bu Ermeniler nerede? Diyorlar ki, “Suriye’ye götürüp bıraktık!” Halbuki Suriye’ye 1915 yılında götürülen veya kendileri kaçak giden Ermenilerin sayısının 150-200 bin civarında olduğu söyleniyor. Peki diğerleri nerede? Türkiye Devleti ve tarihçileri şunu söylüyorlar: Onlar oradan dünyaya dağıldılar, 27 bin insan öldü, bunlar da hastalıktan yollarda ya da yaşlılıktan öldü. Ermeni tarihçilerin bu konuda söyledikleri bir tez var: “Mademki 1915-1920 yıllarına kadar Ermeniler dünya ülkelerine göç etmişler, Suriye’ye gitmişler, o zaman gayet basit, bütün dünya ülkelerine, 1915-1920 yıllarına kadar kendi ülkelerinin sınırlarından ne kadar Ermeni girmişse bunu sorar öğreniriz.”

Bir ülke düşünün, 1916-17’de sınırdan on binler gelir de bu ülkelerin haberi olmaz mı? O bakımdan, dünyada Ermeniler yoksa, Suriye’de yoksa, bu Ermeniler nerede? Mesela bazı tarihçiler şunu söylüyorlar, on binlerce Ermeni çocuk Türkiye’de kaldı. Peki, o zaman bu çocukların anaları-babaları nerede? Eğer kaçtılarsa yurtdışına, çocuklarının orada kalmasına nasıl gönülleri razı oldu? Nasıl sonradan gelip aramadılar?

Türkiye, tarihçi McCarthy’yi Amerika’dan getirip, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuşturarak, Ermeni soykırımının olmadığını iddia ediyor. McCarthy şöyle söylüyor: “Ermeniler, Türklerle bin yıldır birlikte yaşıyorlar. Mademki Türkler katliam yapacaktı, neden bin yıl beklemişler ki?”

O zaman ben de soruyorum: Birinci Dünya Harbini neden binlerce yıl beklediler de, 1914’te yaptılar? Böyle saçma sapan bir savunma, bir tarihçiye yakışmıyor. Türkiye, bu tür ikinci, üçüncü sınıf tarihçi ve lobilere ödediği paralarla bugüne kadar Ermeni devletiyle arasında olan soykırım sorununu halledebilirdi. Bugüne kadar harcadığı paralarla yüz kere o tazminatı ödeyebilirdi. Mesele tazminat da değil. Mesele, tarihte olan bir konuyu yok saymak. Halbuki kültürel olarak, Ermeni halkıyla Türk halkı birbirine çok benzeyen iki halk. Bu konu çoktan aşılabilirdi; ama bizzat Türkiye’nin bu konuyu yok saymasıyla aşılamadı.

Şu anda Türkiye hükümetinin uyguladığı politikalarla, o yıllarda uygulanan politikalar arasında bir fark var mı? Varsa nelerdir?

Aslında pek fark yok. Cumhuriyet tarihi boyunca yaşadığımız ülkede, gelmiş geçmiş tüm hükümetler, devletin ürettikleri politikalarla iki halk arasında daima gerilim yaratarak Anadolu’nun temel taşlarından biri olan, yüzyıllar boyu Anadolu topraklarının kültürel zenginliğine katkı yapmış olan Ermenileri bilinçli olarak korumasız bırakarak, sık sık göç etmelerine sebep olmuşlardı. Bugün ise 106 yıl önceki olayları tersine çevirip, bunları yapmadık, diyorlar. Yani şöyle söyleyeyim, 1946 yılında CHP’nin azınlık rapor unda şöyle yazıyordu: İstanbul’un 500’üncü fetih yıldönümüne kadar Anadolu’da ne Rum, ne Ermeni kalacak.

1955’lere kadar 850 bin Rum, 175-180 bin Ermeni vardı. 1955’teki 6-7 Eylül olaylarında Rumların sayısı 300 bine, Ermenilerin sayısı da 70-80 bine düştü. Çünkü çoğu korkup kaçmıştı.1964 yılında tüm Rumların mallarına, paralarına, evlerine ve işyerlerine el koyarak, onlara tek bilet aldılar. Bir de ceplerine 200 lira koydular ve Türkiye’den çıkardılar. Bugün, Türkiye’de 2 bin 500 Rum var, aşağı yukarı Türkiye yerlisi olarak zannediyorum, 50-60 bin de Ermeni var.

Çocukluğunuzda hep özlem duyup da bir türlü ulaşamadığınız saz ile ne zaman tanıştınız?

Sazı ilk gördüğümde 8 yaşındaydım. Köye Ermeni bir ozan gelmişti. Boyabatlıydı kendisi, orada kalıyordu. Amcamın oğlunun düğününde, ilk defa sazı orada dinlemiştim. 1956-1957 yıllarıydı, o zaman köyümüzde su ve elektrik yoktu. İlk kez sazı dinlediğimde inanılmaz derece bir haz ve mutluluk duymuştum. Yoksulluktan 14 yaşıma kadar bir saz sahibi olamadım.

Boyabat’a nasıl ve nereden geldiniz?

Dedem, 1896’daki kıyımdan kaçarak Kars’tan çıkıyor, oradan Diyarbakır’a geçiyorlar. 1915 yılına kadar orada kalıyorlar. Diyarbakır’da da kıyım olduğu için, 1915 yıllarında Sivas’a kaçıyor. Orada durum kötü olduğundan dolayı dedem iki çocuğuyla birlikte dağlara kaçıyor. Bostanlarda karpuz ve kavun gibi yiyeceklerle iki çocuğunu o şekilde besliyor. Sonra Boyabat tarafına geçiyorlar. Boyabat’ta da yakalanıyorlar.

Artık kıyımın sonlarına doğru, ülkenin her tarafında zanaatkar yokluğundan yapılacak binalara da usta bulmak bile zorlaşıyor. Tarım araç gereçleri sıkıntıları baş gösteriyor. Devlet bir karar çıkartıyor, “Zanaatkar olanlar bundan böyle sürgün edilmeyecek” diye. Daha sonraki süreçte her köye iki Ermeni ailesi veriliyordu. O iki Ermeni ailesi o köyün islerini karın tokluğuna yapıyordu. Babamı da oraya, Eğlence köyü adında bir köy var, işte o dönemde bir ağanın yanına veriyorlar. Ağa da ahırının bir tarafını boşaltıyor, ev olarak onlara veriyor. Onun toprağında çalışıyorlar karın tokluğuna. Babam, ağanın her bayramda gidip elini öperdi, o insan öldükten sonra babam aynı saygıyı oğluna da gösterirdi. Her bayram da bizi de götürürdü. Çünkü ağa o dönemlerde bizi ölümden koruyordu. O dönemde Ermeni öldürmek yasak falan değil, birçok yerde “Ermeni avına” çıkıyorlardı, ama herhangi bir ağanın, herhangi sözü geçen birinin himayesindeysen, hiç sorun değildi yaşam.

Sizin de bildiğiniz gibi, ülkemizin “Barış Güvercini” olan Hrant Dink’in bir sözü vardı: Su çatlağını buldu. Bu cümleyi biraz açabilir misiniz?

Bu şöyle ortaya çıktı. “Su çatlağını buldu” sözü aslında Hrant Dink’in bizzat kendisinin değil ama o yazdı, o gündeme getirdi. Yıllar önce Fransa’dan bir Ermeni kadın, ben tam olarak bilmiyorum, bazen iki, bazen üç yılda bir Sivas’a geliyor, çocukluk hatıralarını yaşıyor ve gidiyor. Bu kadın son geldiğinde, yine çocukluk hatıralarını yaşıyor ve ölüyor. Muhtar ve köylüler diyorlar ki, İstanbul’da mutlaka akrabaları vardır, bir arayalım, akrabaları gelsin alsınlar. İstanbul’da Agos Gazetesi’ni arıyorlar, tesadüfen Hrant Dink telefona çıkıyor. Diyorlar ki, burada bir Ermeni kadın öldü, adı şudur, orada akrabaları varsa eğer gelsin kadını alsın. Hrant da diyor ki, bana bir-iki saat verin derhal araştırayım. Sivaslı birine telefon ediyor Hrant, o da diyor ki “Bak tam karşında yüz-iki yüz metre yukarıya git. Oraya gir, onlar sana söyleyecekler hemen kim olduğunu. Dükkânın sahibi, “O benim annemdir” diyor ve Hrant Dink ile birlikte çıkıp gidiyorlar Sivas’a. Oradan cenazeyi getirecekler. Oradan biri diyor ki, “Eğer bana sorarsanız götürmeyin, su çatlağını buldu. Çünkü yıllardır bu kadın buraya geliyor, buranın hasretiyle orada duramıyor, tekrar buraya geliyor” ve böylece o kadının cenazesi orada kalıyor. Sonra Hrant Dink bunu, “Su çatlağını buldu” başlıklı bir makalesinde yazıyor.

Sizin hayatınızdaki gelişmeler, yazar Kemal Yalçın’ın kaleme aldığı  ‘Hayatta kalanlar’ adlı kitaba konu oldu, buna dair ne söylemek istersiniz?

Yazar Kemal Yalçın ‘Anadolu’nun Evlatları’ adında bir kitap yazıyordu. Kitapta değişik halklardan 25-30 insanın öyküsünü yazmak istiyordu. Bu kitabın içerisinde benim öykümün de olmasını istiyordu. Ben biraz konuyu anlatınca “Bu öykü Anadolu’nun Evlatları kitabına çok büyük gelir, o bakımdan onu başka bir kitap yapayım” dedi. ‘Hayatta kalanlar’ bu şekilde ortaya çıktı ve bana Anadolu’nun Evlatları kitabı için irticalen bir türkü söylersen, onu da kitaba koymuş oluruz dedi. O gittikten sonra ben bir şiir yazmaya çalıştım. En azından öyle anlatayım ki, Anadolu’yu gözler önüne sereyim dedim. Ama yüzbinlerce kitap Anadolu’yu anlatamamış, ben bir şiirle nasıl anlatayım? Kendi açımdan, kendi iskelemden kendi halkımın sorunlarından bir şiir ile anlatabilirdim, belki en azından bir bölümünü, ‘Ben vardım’ Şiir’i böyle ortaya çıktı.

BEN VARDIM!

Anadolu’m seni iyi bilirim
İnişinde yokuşunda ben vardım
Yollarında öl deseler ölürüm
Kavgasında dövüşünde ben vardım

Sıra sıra dizilidir dağların
Bin bir meyve yüklü bahçe bağların
Tarihlere destan olmuş çağların
Kahramanca duruşunda ben vardım

Anadolu’m şimdi kaç bin yaşında
Emeğim var toprağında taşında
Urartular dâhil ta ilk başında
Medeniyet yarışında ben vardım

Birçok halklar birbiriyle yarıştı
Kültürleri birbirine karıştı
Bazen savaş yaptı bazen barıştı
Yaraların sarışında ben vardım

  Mozaiğe birçok renkle başladık
Savaşsız bir dünya barış düşledik
Hep birlikte toprağını işledik
Anadolu oluşunda ben vardım

Ölümlere katlanıldı uğrunda
Nice halklar barındırdı bağrında
Anadolu tarihinin seyrinde
Tabiatın nakışında ben vardım

Biri geldi bu gidişe dur dedi
Davul benim çomağını vur dedi
Düğünü halayı toyu kur dedi
Bu davulun çalışında ben vardım

Kışa döndü baharımız yazımız
Parçalandı orkestramız sazımız
Talan oldu toprağımız mazimiz
Bu belanın gelişinde ben vardım

  Gelenlerse böyle bir şey yok dedi
Dilin uzun bir yerlere sok dedi
Bizde böyle istemezsen çık dedi
Sözde göçün gidişinde ben vardım

Göç denilen olay büyük bir hile
Hiçbir zaman varamadık menzile
Birçoğunu verdik afata sele
Her insanın ölüşünde ben vardım

Soyu sopu hançerlendi Sinan’ın
Elleri kınalı kaldı Sona’nın
Yavrusunu kurban vermiş ananın
Saçlarını yoluşunda ben vardım

Son gelenler dört bir yana doldular
Diğer renkler birer birer soldular
Birçoğunu köklerinden yoldular
Anadolu bahçesinde ben yokum
O bahçede adı kalmış bir halkım

Sizin çok değerli ve farklı çalışmanızdan bahsetmek istiyorum, “Anadolu’nun Nar Taneleri”. Bu çalışmanıza yönelik neler söylemek istersiniz?

Sorunuzun yanıtını Ozan Pervane ile yaptığımız “şiir söyleşisi” ile vermek istiyorum. Bu şiiri okuyup dinleyenler birçok mesaj alacaklardır. ‘Biz devletin üvey evlatlarıyız’ adlı türküme, Ozan Pervane şiirle yanıt vermişti. Şimdi onunla şiirleşmemizi, aşağıda bulacaksınız:

BİZ DEVLETİN ÜVEY EVLATLARIYIZ

Dinleyin dostlarım dinleyin beni
Biz devletin üvey evlatlarıyız
Zulümlere siper ettim sinemi
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Desen de atamız Adem’le Havva
Bunlara karnı tok alırsın hava
Yıkılır başına yaptığın yuva
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Bin dokuz yüz on beş sonumuz oldu
Dünyadan ahrete yolumuz oldu
Bahçemizde açan gülümüz soldu
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Kalanları Aşkale’ye yolladı
Neyi var neyi yok elinden aldı
Birçokları öldü orada kaldı
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Altı yedi eylül yağmanın adı
Bin yıllık dostluğun kalmadı tadı
Arşa çıktı vatandaşın feryadı
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Yetmiş dört yılında kanunla çaldı
Vakıf mallarını elinden aldı
Bir kuruş vermedi kamuya kaldı
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Birçoğunun ağzı dili tutuldu
Kolay lokma oldu kolay yutuldu
Gasp edilen hazat mezat satıldı
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Dili çözülenler hak hukuk dedi 
Kurdu kulak dikti Arslan gürledi
İçimizden Hrant üç kurşun yedi
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Ben Agop Yıldız’dım Armani oldum
Hakkımı aradım haksızlık buldum
Bu nasıl adalet şaşırdım kaldım
Biz devletin üvey evlatlarıyız

Ozan Pervane, bu şiirime, “Siz bu toprağın öz evladısınız” diye yanıt verdi:

SİZ BU TOPRAĞIN ÖZ EVLADISINIZ

Haindir halkları ayrı görenler
Siz bu toprağın öz evladısınız
İkiliği azdırıp yön verenler
Siz bu toprağın öz evladısınız

İnsanlığın özü insana çıkar
İnsan sevgisidir gönüle akar
İnsan olan nasıl kem gözle bakar
Siz bu toprağın öz evladısınız

Sebebidir hak yolundan azanlar
İnsanlığın mayasını bozanlar
Kardeşliğin kuyusunu kazanlar
Siz bu toprağın öz evladısınız

İnsan sevip insanlığı övmeli
Kardeşliğin güneşiyle doğmalı
Aydınlanıp cehaleti kovmalı
Siz bu toprağın öz evladısınız

Anadolu öz bağrından doğurdu
Tarih kültür bereketten yoğurdu
Gören gözler bir ağızdan bağırdı
Siz bu toprağın öz evladısınız

Anadolu uygarlığın adıdır
Anadolu kardeşliğin yurdudur
Anadolu hepimizin derdidir
Siz bu toprağın öz evladısınız

Senden yola çıkar sende dururum
Sana bakar ben kendimi görürüm
İnsanlığa nasıl cevap veririm
Siz bu toprağın öz evladısınız

Var mıdır insandan daha ötesi
İnsan imiş insanlığın atası
Hata cehaletin büyük hatası
Siz bu toprağın öz evladısınız

Pervane’yim insanlığa dönerim
İnsan olanı her daim anarım
Ayrı düşüp ayrılırsak yanarım
Biz bu toprağın öz evlatlarıyız

Ben bu şiiri alır almaz, hemen aynı akşam “Dost ile sohbet” diye kendisine postalamış oldum:

DOST İLE SOHBET

Yazdığın cevabı aldım Ozanım
Arayıp gerçeği bulmamız gerek
Bir kısır döngüye takılıp kalan
Aklın çemberini kırmamız gerek

Sisler dağılınca çok şey netleşti
Yollarımız insanlıkta birleşti
Birçok aydın gerçeklerle yüzleşti
Bunları da hayra yormamız gerek

Coşkun akan seller gibi taşmalı
Engelleri birer birer aşmalı
İnsan denizine doğru koşmalı
Dostluğu yeniden kurmamız gerek

Adalet kalmamış hayâ kalmamış
Kan emen yarasa kana doymamış
İnsanlıktan nasibini almamış
Irkçılığa tavır almamız gerek

İnsan denen meçhul yüce mi yüce
Kucaklar evreni bir uçtan uca
Ben değil sen değil hepsi topluca
İnsanlığa değer vermemiz gerek

  Bir halkın ozanı olmak kolaydır
Halkların ozanı olmak bir paydır
Asıl zulme karşı durmak olaydır
Sıra dağlar gibi durmamız gerek

Benden yola çıkan bende duranın
Bana bakıp kendisini görenin
İnsanlığa böyle değer verenin
Önünde diz çöküp kalmamız gerek

Geçmişten çok geleceğe bakalım
Irmak ırmak denizlere akalım
Bazen kendimize karşı çıkalım
Mazlumun hakkını vermemiz gerek

Armaniyim nedir kin ve savaşlar
Sevgi nerde biter kin nerde başlar
Kardeşliğe gönül vermiş yoldaşlar
Artık bu yarayı sarmamız gerek

Kaynak: Artı Gerçek