Nichanian’la Birlikte Düşünmek: Kanıtlama Zorunluluğuna Karşı Mücadele

[ A+ ] /[ A- ]

Sesil Artuç

Editörlüğünü Umut Tümay Arslan’ın yaptığı Cuma Fragmanları bir kısmı kalıba girmiş, bir kısmı dışarıda kalmış ya da şekilsiz bir kadınlık tecrübesiyle, yarı-pişmiş bir kadınlık tanımıyla bir biçimde bağlı, herhangi bir film, roman, şiir, sanat, kültür ürünü, büyük meseleler-küçük meseleler-orta meseleler, ama en çok yazmak, yazının gücü ve güçsüzlüğü ve kadınların yazması hakkında.

Marc Nichanian 1915’le ve özellikle de Ermeni edebiyatıyla ilgilenen Türkiyelilerin en yakından tanıdığı akademisyenlerden biri. Kuşkusuz Sabancı Üniversitesi’nde verdiği dersler ve bu derslerin Edebiyat ve Felaket (2011) ismiyle Türkçe olarak yayınlanmasının bu bilinirliğe önemli bir katkısı var. Master tezim için Nichanian’ın teorik çerçevesi üzerine çalıştığım zamanlarda, inkârcılığın hayatta kalanlar üzerindeki tesirini tarif etmek için kullandığı “kanıtlama zorunluluğu” (compulsion to prove) kavramının, onun hem teorik hem de politik açıdan en öğretici kavramı olduğunu düşünmüştüm. Türkiye’de ifşa tartışmalarının yoğun bir şekilde yapıldığı bir zamana denk geliyor bu kavramla tanışmam. Feministler, çeşitli şiddet biçimlerine uğrayan kadınların ve lubunyaların anlatılarının delik deşik edilmesinin, tutarlılık bahanesiyle tek tek sorgulanmasının, üstelik de bunun sosyal medyada binlerce insan tarafından yapılıyor oluşunun şiddete maruz kalanlar için nasıl ikinci bir şiddet sürecine dönüştüğünü anlatmaya çalışırken, Nichanian da inkârcılığa karşı mücadele edenlerin ne tür bir oyuna sürüklendiklerini, tanıkların tanıklıklarının, belgelerin belgeliklerinin ne gerekçelerle kabul görmediğini, kurbanın nasıl da kendini kanıtlama çabasına mahkum edildiğini anlatıyordu. Bu iki anlatı arasındaki paralellikler, sanıyorum anında gözüme çarptı. Ben bu yazıda Nichanian’ın Ermeni soykırımı bağlamında kavramsallaştırdığı, bununla birlikte şiddete maruz bırakılan her kesim için çok öğretici olabileceğini düşündüğüm “kanıtlama zorunluluğu” kavramını açıklamayı ve böyle bir kavrayışın bana düşündürdüklerini aktarmayı deneyeceğim.[i]

Başlamadan önce Nichanian’ın hayatına dair kısaca bilgi vermek isterim.[ii] Nichanian soykırımdan sağ çıkan bir ailenin çocuğu. Babası Parseğ 1900’de Kayseri’de doğmuş, 1915’te ağabeylerinin yardımıyla hayatta kalıp Konya’ya yerleşmiş, 1920’de de Fransa’ya göç etmiş. Nichanian’ın annesinin ailesi ise Amasyalı; 1915’te Merzifon’dan Sivas’a sürülen aile 1919’da Merzifon’a dönmüş. Nichanian’ın dedesi 1921 yılında Topal Osman’ın organize ettiği bir baskın sırasında öldürüldükten sonra aile önce İstanbul, ardından Halep, oradan da Fransa’ya göç etmiş. Marc Nichanian 1946’da Paris’te doğmuş, doğu dilleri eğitiminin ardından felsefe doktorasını yapmış, 1980’de Ermenice yayın yapan GAM dergisini kurmuş ve editörlüğünü üstlenmiş, 1995-2007 yılları arasında Columbia Üniversitesi’nde, 2009-2013 yılları arasında ise Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar Bölümü’nde Ermeni dili ve edebiyatı ile felsefe dersleri vermiş. Ermeni edebiyatı ve filoloji alanlarında araştırmalar yapmış, Nietzsche, Walter Benjamin, Maurice Blanchot gibi yazarların eserlerini Ermeniceye kazandırmıştır.

Nichanian’ın eserlerinin kavramsal çerçevesinin başat belirleyicilerinden biri, soykırım ile Felaket, olgu ile Olay (Event) arasında gözettiği farktır. Soykırımı Olayın hakikati olarak gördüğü Felaket’ten kesin olarak ayırır. İnkârcılığa karşı mücadele eden, yaşananların soykırım olduğunu bütün dünyanın kabul etmesi için çabalayan Ermenilerin karşısına geçip, soykırım kelimesinin yaşananları anlatmak için son derece yetersiz olduğunu iddia eder ve hatta soykırımı kanıtlama çabasının failin diliyle konuşma tehlikesini barındırdığını söyler. Elbette hazmı zor bir pozisyon bu.[iii]

Nichanian’ın derdini kavrayabilmek için, işe soykırımın hukuk dilindeki tanımını hatırlayarak başlamak gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne göre soykırım suçundan bahsedebilmek için failin bir grubun tamamını veya bir bölümünü yok etme niyetine sahip olması gerekir, yani soykırım yapma niyetinin kanıtlanması bir olayın soykırım olarak nitelendirilmesi için zaruridir.[iv]Soykırımı kanıtlamak, soykırım niyetini kanıtlamayı gerektirir. Fakat özellikle Holokost ve Ermeni soykırımına baktığımızda öğrendiğimiz bir şey var: arşivin tahrip edilmesi, soykırımın vazgeçilmez bir unsuru olagelmiştir. Nichanian’ın inkârcılığın türlü veçheleri üzerine yaptığı analizden çıkardığı sonuç şudur: İnkâr, soykırımı takip eden bir süreç olmaktan ziyade, soykırıma içkindir. Soykırım sadece öldürmeyi hedeflemez, ölümün de ölümüdür gerekli olan.[v]

Öyleyse Felaket salt ölüm değildir. Tecavüz değildir. Toplu katliam veya sonu olmayan bir acı da değildir. Felaket, failin iradesinin kurban üzerindeki etkisidir. Soykırım iradesi sadece öldürmekle kalmaz, aynı zamanda yaptığını inkâr eder, ve suçun suç olarak kabul görebileceği sembolik bir zeminin inşa edilmemesi için de elinden geleni ardına koymaz. İnkârcılık hayatta kalanları kanıtlama ve tanınma mücadelesine mahkûm eder. Arşivin yok edilmesi ve yüzyıllık inkârcı siyaset, hayatta kalanların kendilerini suçu kanıtlamaya adamalarına yol açmıştır. Özetle, soykırımın kurbanın üzerindeki etkisini adlandıran Felaket, “kanıt sunma zorunluluğundan ibarettir.”[vi]

Özellikle 90’lı yıllarda, Ermenilerin yok edilişinin inkârcı ve Avrupalı revizyonist tarihçilerin elinde oyuncak haline gelişine tanık olan Nichanian, tarih disiplininin inkârcılık karşısındaki kudretinden şüphelenir, hatta tarihten ümidini kesmiş gibidir. Nichanian’ın tasavvurunda tarih disiplini deliller üzerine kurulu olduğundan ötürü, içinde olgunun inkârını, kanıtın yok edilmesini barındıran soykırım gibi bir olay, tarih için hiçbir zaman doğruluğu kanıtlanmış bir olguya dönüşemeyecektir. Nichanian, olayın soykırım olduğunun hükmünü vererek tarihçiler arasındaki sonsuz tartışmalara son verebilecek tek merci olarak hukuka işaret eder. Fakat Ermeni soykırımı vakasında bugüne kadar hiçbir hukuksal merci soykırım suçunu yargılamamış olduğu ve yargılamayacağa da benzediği için, Nichanian okuyucularını aşkın bir mercinin soykırımı uluslararası kamuoyunca tanınan bir olgu haline getirmesini bekleyip durmayı bırakmaya davet eder. Hukukun bu kararı verip veremeyeceği tabii ki sonu olmayan bir tartışmanın konusu, ama bu tartışma Nichanian için çok da büyük bir önem teşkil etmez, zira hukuk soykırım hükmünde bulunsa dahi bu, Felaket’le yüzleştiğimiz anlamına gelmeyecektir. Nichanian aynı şekilde siyasete de mesafeli durur; Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonunda yaşananları analiz ederek, siyasetin, kurbanları sanki kayıp üzerine konuşabilirlermişçesine faille yan yana gelecekleri bir uzlaşma masasına oturtmaktan başka bir şey yapmadığını, uzlaşmanın “hakikatin” ve “yas zamanının hadım edilmesi” olduğunu öne sürer.[vii] Bu masa, aynı Kulüp dizisinin sonundaki masa gibidir. Dışarıdaki şiddet tüm azameti ve dehşetiyle sürerken dahi kurbanlar faillerle aynı masaya oturabilmeyi bilmeli, onlarla bakışıp geçmiş ve hala süren vahşetleri gözleri dolarak ve affederek anmalı, umutlarını sürdürmeli, acılarını bir kenara bırakmalıdır. Kurbanlar ve sonraki kuşakların hayatları faillerin ve onların mirasçısı kuşakların iradesine bağımlı kılınmalıdır. Aksi barışa yani Türkiye’nin selametine ihanettir.

Felaket’le hakiki bir yüzleşme, uzlaşma projelerinin geçmişi nasıl kararttığını görmeyi gerektirir. Uzlaşma projeleri kurbanları medeniyete ve sükûnete davet eder, ortak acılar üzerine faille birlikte ağlaşabilmelerini, kimi zaman da şiddetle yüzleşebilmeyi geçici olarak bir kenara bırakma olgunluğu gösterip ekonomik ve siyasi ilişkileri öncelemesini bekler. Belki de Ermeniler bu tür masalara oturmayı kökten reddetmelidir, özür kampanyaları da hemencecik şükran duyulması gereken şeyler değillerdir.

Nichanian, yakın gelecekte sonu gelmeyeceğe benzeyen uzun inkârcılık tarihi karşısında yaşadığı hüsran ve bıkkınlıkla yazar. Travmayı inkâr eden, kurbanla faili eşit zemindelermişçesine uzlaşma masasına oturtan tüm siyasi projelere karşı çıkar. Ne tanınmanın ne de faille uzlaşmanın Olayla hakiki bir karşılaşma temin edebileceğini söyler: “Soykırımın devlet yasaları (ve hatta beklenen ama olmayan uluslararası bir yasa) tarafından tanınması sayesinde, çok düşük bir ihtimal olan mutlu sona varılsa dahi, nihayetinde yas yasası üzerine kurulu olduğumuz gerçeği tuhaf bir şekilde yok sayılmış, reddedilmiş, unutulmaya ve hiçbir zaman ortaya çıkmamaya mahkum edilmiştir.”[viii] Bu koşullar altında yas imkânsızdır, zira ölümü kanıtlamanın hedeflendiği bu oyunda kayıpla gerçek anlamda yüzleşmenin mümkünatı yoktur. Felaket, yasın yasaklanması ve “kurbanlardan gasp edilmesidir.”[ix] Ermeniler mücadeleyi kendi ölümlerini kanıtlamayla sınırlandırdıkları ölçüde kaybın gerçek boyutunu görme ve yas tutma şansına erişemeyecektir. Öteki’nin acılarını tanımasını bekledikleri sürece “medeni dünya”nın yardımına ve onayına mahkûm olacak, o dünyanın bakışını tavlamak için faille yarışıp duracaktır. Tıpkı Karabağ Savaşı’nda olduğu gibi. Hayatta kalan zulmü, fail ise masumiyetini kanıtlamaya çalışmaktadır. Hayatta kalan Öteki’nin, yani kamuoyunun bakışını kendine çekmek için fail ile rekabet halindedir. Sesinin duyulmasını ister, fakat fail onun sesini bastırmak için elinden geleni yapar.[x]

Nichanian The Historiographic Perversion kitabının sonunda ömrü boyunca hissettiği utançtan bahseder: “Kendimi bildim bileli utanç duyuyorum.”[xi] Soykırım iradesi, arkasında bir utanç bırakır, zira fail suçu reddettiği ölçüde hayatta kalanın ağzından çıkan her laf suça kanıt olarak iş görmeye başlar. İster aile içinde anlatılsın ister mahkemelerin veya araştırmacıların karşısında. Tanıklıklar utanç vericidir Nichanian için, zira “kendimiz hakkında” ve “kendimize” tanıklık etmekten ziyade parlamentolara, hukukçulara, tarihçilere, yani Öteki’ye, “gözlemci” Batı’ya, Hagop Oshagan’ın deyimiyle “medeni insanlığa” sesleniyoruzdur.[xii]

“Kanıtlayabiliyorsan kanıtla bakalım”[xiii] diyerek hayatta kalanlarla alay eden soykırım iradesine cevap yetiştirmeye çalışmanın etkisi, yetersizlik, utanç ve suçluluk hislerinden başka bir şey olmayacaktır. Bu tespit, inkârcılığa karşı bilimsel araştırma yapılmamasının daha iyi olduğu veya —feminizm üzerinden düşünmeye devam edecek olursak —kadınların yaşadıkları şiddete dair herhangi bir kanıt sunmaları gerekmediği anlamına gelmez kuşkusuz. Nichanian’ın amacı, hakikate erişmeye ve şiddete karşı mücadele vermeye çalışanların kendilerine failin gözünden bakmaları, sürekli ona cevap yetiştirmeye çalışma girdabına kapılmaları durumunda düştükleri durumu tasvir etmektir.

Nichanian üzerine çalıştığım sıralarda Taner Akçam’ın son arşiv bulgularının “Soykırımın şifresi çözüldü” gibi bir vurguyla sunulduğu haberlere denk gelişim, okuduğum kavramsal tartışmanın somut bir karşılığını görmem açısından benim için son derece öğretici bir tesadüf olmuştu.[xiv] Bu tür haberler, aranan belgenin nihayet bulunduğunu kutlarken, inkârcılara cevap yetiştirme derdinden ötürü önemli bir noktayı kaçırıyor; sanki soykırım suçuna dair Türkiye dışında da hala büyük bir tartışma varmış, tarihçilerin elinde gerekli belgeler yokmuş gibi bir intiba uyandırarak Ermeni soykırımı alanında kat edilmiş yolları ve zengin bilgi birikimini yadsımakla kalmayıp, tartışmayı belgelerin suçu kanıtlamak konusundaki yetersizliğine vurgu yapıp duran inkârcı iradeye verilebilecek cevaplara indirgiyor. Halbuki “Ermeni soykırımı oldu mu olmadı mı” tartışması Türkiye dışında neredeyse her yerde çoktan geride bırakıldı, artık soykırımı farklı veçheleriyle görme ve anlama ihtiyacı içerisinde olduğumuzu konuştuğumuz, araştırmaların da bu yönde yapıldığı bir noktadayız. Sadece ölüleri konuşmuyoruz, yetimlerin, kadınların, yaşlıların yaşadıklarını, kaçırılmayı, tecavüzü, asimilasyonu, Müslümanlaştırılmayı, yani hayatta kalanların soykırımı nasıl deneyimlediğini de anlamaya çalışıyoruz.[xv]

Nichanian’ın kavramsal setiyle baktığımızda, soykırım üzerine yapılan tartışmaları ısrarla kanıt eksenine taşımanın bu cepheye hiçbir katkısı olmadığı apaçık bir şekilde önümüzde duruyor. Nichanian’ın Ermeni çalışmalarına ve kamuoyuna belki de en büyük katkısı, tarihsel, hukuksal ve siyasi bir terim olarak soykırımın Ermenilerin omuzlarına koca bir kanıtlama yükünü bıraktığı ve Olayın hakikatini hiçbir zaman yakalayamayacağı iddiası. Hayatta kalanlar tarihten, hukuktan ve siyasetten[xvi] medet umdukları sürece belgeleme, doğrulama, ispat ve son olarak uzlaşma oyununu oynamaktan başka bir seçenekleri olmayacaktır. Fakat Nichanian’ın belki de Türkiye’de yaşamadığı için göremediği veya anlatmadığı bir mesele var. Tanınma mücadelelerine dair eleştiride bulunurken, kendilerini bu mücadeleye adayan insanların inkârcı söylem tarafından nasıl patolojikleştirildiğini de göz önüne almalıyız. Ayda Erbal ve Talin Suciyan’ın incelikle dile getirdiği üzere, adalet arayan diaspora Ermenileri inkârcı sembolik düzende çoğu zaman “hasta,” “obsesif,” “psikolojik olarak sorunlu” insanlar olarak temsil edilir, “radikaller ve milliyetçiler olarak şeytanileştirilirler.”[xvii] Nichanian ise hayatta kalanların kendilerini suçu kanıtlamaya adamalarını eleştirirken onları radikal milliyetçi olmakla vs. itham etmez; onun tek arzusu Ermenileri inkârcılığın açtığı tuzaklardan korumaktır.

Ayrıca, Nichanian’ın tanınma ve uzlaşma siyasetine getirdiği eleştirinin Türkiye Ermenilerinden ziyade Avrupa ve Kuzey Amerika diaspora toplulukları bağlamında bir anlam ifade ettiğini, bu eleştiriyi olduğu gibi alıp Türkiye Ermenilerine uyarlayıvermenin son derece yanlış olacağını düşündüğümü de belirtmek isterim. Zira Türkiye Ermenileri hiçbir zaman kolektif bir tanınma siyasetine soyunmadı, soykırım kelimesi dahi uzun yıllar boyunca kamusal alanda asla zikredilmedi.[xviii] Daha bu hafta Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıkacak, çevre tarihi ile ilgili derleme bir kitap, içinde “Ermeni Soykırımı” ifadesi geçen, Eric Jan Zürcher’e ait bir cümle alıntılandığı için rektörlük tarafından sansürlenmek istendi; kitabın editörleri sansürü kabul etmeyince de yayın sözleşmeleri feshedildi.[xix] Hrant Dink’in tanınma siyasetini ve genel olarak diasporayı eleştirdiği yazılarının inkârcılar tarafından evrilip çevrilerek Türk resmi tezini destekleyecek şekilde kullanıldığını da düşünecek olursak, tanınma siyaseti eleştirilerinin tüm bunlara dikkat ederek yapılması gerektiğini vurgulamak gerekiyor.

Nichanian inkârcılığın sadece dışarıdan gelen bir şiddet olmadığını, inkârcılığın kurban ve kurbanın mücadelesinin yanında olanlar üzerinde de belirli tesirleri olduğunu söyleyerek bu tesire karşı koymanın yollarını arıyor. Ermeni soykırımının hakikatine sadık kalmaya çalışanları, inkârcılığın kurduğu tuzaklara düşüp soykırımı sadece bir olgu olarak gören bir teorik ve siyasi anlayıştan uzaklaşmaya davet ediyor. Suçun hakkaniyetli bir şekilde inceleneceği, suçluların yargılanacağı, kaybın telafi edileceği bir sahnenin hayalinin, Ermenileri nelerden alıkoyduğunu göstermeye çalışıyor. Soykırımı hukukun gözünde nasıl kanıtlayabileceğimiz sorusunu bir kenara bırakıp kayıpla gerçek anlamda yüzleşmeye, Olayın travmatik karakteri üzerine tefekküre, Olaya yaklaşmanın başka yollarını icat etmeye ve en çok da edebiyatın Olayla kurduğu başka türden bir ilişkiyi görmeye davet ediyor. Öyleyse yapılması gereken şey Felaket’in kendisine odaklanmak ve onu olgusallığın sınırlarından dışarı çıkarmak, “Öteki’nin, sembolik bir otoritenin tanımasını beklemeyen,”[xx] soykırımın kanıtlanmasının ötesinde bir mücadele vermektir.[xxi] Bu mücadelenin nasıl verilebileceği üzerine düşünmek ise Nichanian’ın okurlarına bıraktığı bir soru olarak karşımızda durmaya devam ediyor.

Ana görsel: Merzifonlu Dildilyan ve Der Harutyunyan ailelerinin 1916’da gizlice kutladıkları Doğuş Yortusu, Surp Dznunt. Fotoğrafta, soykırımdan kurtulmayı başararak Der Harutyunyan’ların evinde iki yıl boyunca saklanacak olan dört erkeği görüyoruz. Duvarda ise “İsa doğdu, 1916” yazıyor. Kaynak: Aras Yayıncılık Twitter hesabı @arasyayincilik

Metnin içindeki fotoğraflar: Emine Ayhan, 2021/22

Metindeki kaynakça

[i] Bu yazının omurgasını oluşturan fikirlerin tamamı, Nichanian’ın teorik çerçevesini Holokost sonrası travma literatüründeki tartışmalar ekseninde okuduğum ve Lacancı psikanalizdeki yas ve melankoli ayrımı üzerinden irdelediğim yüksek lisans tezime dayanıyor. Artuç, S. (2021). Marc Nichanian’s Dead Witness Revisited Through ‘Mourning and Melancholy’: From historical loss to structural lack (Yayımlanmamış yükseks lisans tezi). Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul.

[ii] Nichanian’ın biyografisi için bkz. https://auroraprize.com/en/marc-nichanian

[iii] Nichanian, Sabancı’daki dersleri sayesinde Türkiye’de soykırımla veya genel olarak Ermenilerle ilgilenen akademik ve sivil toplum kuruluşu çevrelerinde epey bilinen bir figür haline geldi. Ermeni bir akademisyenin soykırım kavramını radikal bir incelemeye tabi tutarak Ermenileri soykırım kavramının sınırlarından çıkmaya davet etmesi, yaşadığımız inkârcılık ülkesinde bazı öngörülemeyen şekillerde yorumlanabilir, soykırım kelimesini kullanmaktan kaçınanlar için bir referansa dönüşerek kolay bir çıkış yolu sunabilir. Bu yüzden şunu söylemeden geçmek istemiyorum: Nichanian’ın soykırım kelimesini kullanmaktan imtina etmesinin sebebi yaşananların soykırım olmaması değil, soykırım kelimesinin tarif edebileceğinden çok daha travmatik ve çok boyutlu olmasıdır.

[iv] Bkz. https://treaties.un.org/doc/Publication/UNTS/Volume%2078/volume-78-I-1021-English.pdf

[v] Talin Suciyan The Armenians in Modern Turkey (2016) kitabında, soykırımsonrası Türkiye’yi “inkârcı habitus” kavramıyla okuyor ve soykırımın 1915’te olup biten bir şey olmadığını, inkârcı siyasetin soykırıma içkin olduğunu gösteriyor. Yazarla yapılan bir söyleşiye şuradan ulaşabilirsiniz.

[vi] Kazanjian, D. & Nichanian, M. (2003). Between Genocide and Catastrophe. Loss: The politics of mourning. D.Kazanjian & D. Eng (Eds.), University of California Press, sf. 134. Çeviriler bana ait.

[vii] Nichanian, M. (2011). Edebiyat ve Felaket, çev. A. Sönmezay, İletişim Yayıncılık, sf. 198.

[viii] Kazanjian & Nichanian (2003), sf. 142.

[ix] Nichanian, M. (2014). Mourning Philology: Art and Religion at the Margins of the Ottoman Empire (G.M. Goshgarian & J. Fort, Trans.). New York, USA: Fordham University Press. sf. 273.

[x] Nichanian, M. (2014). sf. 98.

[xi] Nichanian, M. (2009). The historiographic perversion (G. Anidjar, Trans.). New York, USA: Columbia University Press. sf. 117.

[xii] Nichanian (2009), sf. 120.

[xiii] Nichanian (2009), sf. 123.

[xiv] Fişekçi, A. K. (2016, 1 Kasım). Taner Akçam’dan Büyük Felaketin Belgesi. Gazete Duvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2016/11/01/taner-akcamdan-buyuk-felaketin-belgesi;

Akçam, T. (2017, 26 Nisan). Soykırımın şifresi çözüldü. Agos. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/18348/soykirimin-sifresi-cozuldu

[xv] Bkz. Ekmekçioğlu, L. (2015). Scholarship on the Armenian Genocide as a gendered event and process. New Perspective on Turkey, 53, sf. 185-190. doi:10.1017/npt.2015.35

[xvi] Nichanian’ın anladığı biçimiyle tarih, hukuk, ve siyaset tabii. Zira Nichanian başka türlüsünün nasıl olabileceği sorusunu pek de sormuyor. Bu yazı kapsamında bu soruya ne tür cevaplar verilebileceğine girmeyeceğim.

[xvii] Çeviriler bana ait; yazının orijinali için bkz. https://armenianweekly.com/2011/04/29/erbal-and-suciyan-one-hundred-years-of-abandonment/Yazının Türkçe çevirisi 2015 yılında Şerhh dergisinde yayımlandı. Bkz. Erbal ve Suciyan. (2015). Yüzyıllık Terkedilmişlik, Ayşe Günaysu (çev.), Şerhh 1: sf 122-132.

[xviii] Melissa Bilal’in etnografik çalışmaları hayatta kalanların sessizliğini ve bu sessizliği ne şekillerde bozup bozamadıklarını anlamak için önemli bir çerçeve ve materyal sunuyor. Bkz. Bilal, M. (2019). Lullabies and the Memory of Pain: Armenian Women’s Remembrance of the Past in Turkey, Dialectical Anthropology 43: sf 185–206.

[xix] Editörlerden Onur İnal’ın açıklaması için bkz. https://twitter.com/Onur_Inal/status/1483158224601862154

[xx] Arslan, U. T. Kat, sinema ve etik. Metis Yayıncılık. sf. 308.

[xxi] Lerna Ekmekçioğlu’nun inkârcılıktan sıyrılmış üniversitelerin nasıl olabileceğine dair hayallerini anlattığı yazısında olduğu gibi: https://www.academia.edu/67281295/Of_Dark_Pasts_and_Pipe_Dreams_The_Turkish_University

Kaynak:5harfliler