Rum Yetimhanesi’nin TuÅŸları Kırık Piyanosu

Oral ÇALIŞLAR
Radikal Gazetesi

AİHM’nin Fener Rum Patrikhanesi’ne teslimine karar verdiÄŸi gün, Yunanlı gazeteciler ve Adalar Belediye BaÅŸkanı ile Rum Yetimhanesi’ne gittik. Bir kenarda piyano duruyordu. Binanın bekçisi Erol, “TuÅŸları nerede?” sorumuzu şöyle cevapladı: “Ben burada 25 yıldır yaşıyorum, tuÅŸları o zaman da yoktu…”

Yunanistan’ın İskeçe kentiyle İstanbul’un Adalar ilçeleri arasında Defne grubu tarafından düzenlenen Dostluk Festivali’nin son günündeyiz. Dokuz yıldır düzenlenmekte olan ve her sene iki ülkenin deÄŸiÅŸik bölgeleri arasında buluÅŸmalar gerçekleÅŸtirilerek yapılan festivalin en çok iÅŸlediÄŸi konulardan birisi, azınlıkların iki ülkede yaÅŸadığı sorunlar.

Bu festivaller, yaÅŸadıkları topraklarda “öteki” haline gelenlerin iki yakadaki seslerine kulak veriyor. Yeni bir kardeÅŸlik köprüsü ve yeni bir anlayış oluÅŸturulmaya çalışılıyor.

Yunanistan’dan gelen konuklarımızla birlikte yaptığımız tekne yolculuÄŸu sırasında, rembetiko müziÄŸi eÅŸliÄŸinde danslar edilirken, cep telefonlarına herkesi heyecanlandıran bir haber geldi: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyükada’nın tepesindeki Rum Yetimhanesi’nin üç ay içinde Fener Rum Patrikhanesi’ne teslimine karar vermiÅŸti. İyiden iyiye yıkılacak duruma gelmiÅŸ, çatısı yer yer çökmüş bu muhteÅŸem yapı için bir kurtuluÅŸ umudu doÄŸmuÅŸtu…

DoÄŸal olarak, teknede büyük bir sevinç dalgası oluÅŸtu. Angelopoulos filmlerinin deÄŸiÅŸmez senaristi Heybeliadalı ünlü yazar Petros Markaris, yazar Mıgırdıç Margosyan, Atina’da yaÅŸayan Büyükadalı avukat İrini Noti, Apoyevmatini gazetesini ayakta tutmaya çalışan Mihail Vasilyadis, ZoÄŸrafyon Rum Lisesi’nin efsanevi müdürü 80’li yaÅŸlardaki Frangopoulos, Defne Grubu Genel Sekreteri Nilüfer Tarıkahya, İskeçeli gazeteci Sami KarabıyıkoÄŸlu’nun gözleri, tüm teknedekilerle birlikte Büyükada’nın Manastır tepesinde uzaktan görünen Rum Yetimhanesi’ne çevrildi. Adalar Belediye BaÅŸkanı Mustafa FarsakoÄŸlu da teknedeydi.

Yunanlı gazeteciler, FarsakoÄŸlu’na Yetimhaneye gitmeyi önerdiler. Tekne gezisinin sonunda bir grup gazeteci olarak Adalar Belediye BaÅŸkanı’yla birlikte yetimhanenin kapısındaydık. Kapıda bizi 25 yıldır binanın bekçiliÄŸini yapan Erol karşıladı. Önce bu ihtiÅŸamlı binanın etrafında uzun uzun dolaÅŸtık.

Sonra üzerimize tuğla ya da tahta parçası düşme ihtimalinin az olduğu ön kapıdan binaya girdik. Yalnızca giriş katını gezebilecektik. Çünkü diğer katlar çatıdan akan suların etkisiyle çürümüştü.

Zaten giriş katının da bazı yerleri çökmüştü. Binanın koruyucusu Erol yanında siyah köpeğiyle bizleri uyarıyor, nerelere basmamız, nerelere basmamamız gerektiğini gösteriyordu.

Mutfak bölümüne girdik. 110 yıllık mutfakta paslanmış, yer yer parçalanmış demir kazanlar, geniş ocak insana hüzün verecek şekilde duruyordu. Yüksek tavanlı mutfak, burada ne çok insana yemek pişirildiğini hayal etmemizi sağlayacak kadar büyüktü.

Gözümüz bastığımız esnek tahtalardaydı, kulağımız ise binanın acı hikâyesinde. 1899 yılında bir Fransız firması tarafından otel olarak kullanılmak amacıyla yapılan, dünyanın en büyük ahşap binaları arasında sayılan yetimhanenin zengin bir öyküsü var.

Yetimhanenin kaderinin değiştiği tarih ise 1964. Yargıtay bu tarihte binanın kapatılmasına karar vermiş.

1964, İstanbul’un ve Adaların yoÄŸun bir acıyla hatırladığı bir tarih. Binlerce Rum, 1964 yılının mart ayında İsmet İnönü hükümeti tarafından çıkarılan bir genelgeyle Yunanistan’a sürgün edildi.

Adalar o tarihte bu toprakların binlerce yıllık insanlarını kaybederken, Rum Yetimhanesi de yıkılmaya terk edildi, kullanımı yasaklandı.

Belediye BaÅŸkanı FarsakoÄŸlu, bizi bir alt katı gören bir balkona götürdü. Burası binanın tiyatro salonuydu. Mimar Alexandre Vallaury’nin ince zevkini yaÅŸatan salon, bu topraklarda 100 yıl önce kocaman tiyatro salonlarının bulunduÄŸuna da tanıklık ediyordu.

Bir kenarda ise piyano duruyordu. Üst kısmı kırılmıştı. İnce demir yayları açığa çıkmıştı. Binanın bekçisi Erol, “TuÅŸları nerede?” sorumuzu şöyle cevapladı: “Ben burada 25 yıldır yaşıyorum, tuÅŸları o zaman da yoktu…” Demek ki daha önce kırmışlardı.

Elimdeki fotoğraf makinesinin objektifini piyanonun bir tarihi simgeleyen görüntüsüne çevirdim. Tuşlar yoktu.

Erol bizi yanında köpeğiyle kapıya kadar yolcu etti. Sonra elindeki küçük kilidi demir kapıya geçirdi. Kapı kapandı.

Benim aklım piyanoda kaldı…

EÄŸer bina gereÄŸine uygun ÅŸekilde restore edilirse, belki piyanoya da bir çare bulunur, diye düşünmeye baÅŸladım…