Geçmiş ve Gelecek Arasında Foucault

Haber Fabrikası

Fransızca’dan İngilizce’ye Çeviren: Alberto TOSCANO
Çeviri: Kutlu TUNCA

Antonio Negri ile M. Foucault üzerine söyleşi…

Foucault’un çözümlemeleri varolan toplumsal dönüşümleri kavramakla bağlantılı çalışmalar mıdır? Bu çözümlemelerin hangi alanlarda yenilenmesi, düzeltilmesi ya da geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?

Foucault’un yapıtı acayip bir makinadır. Gerçekte tarihi yalnızca mevcudun (şimdi’nin) tarihi olarak düşünmeye elverir. Foucault’un yazmış olduğu metinlerin büyük kısmını, belki de tamamını (Deleuze’nin çok haklı olarak belirttiği gibi) bugün yeniden yazmak gerekir. Şaşırtıcı-ve etkileyici olan şu ki, o araştırmaktan asla vazgeçmedi: kestirimlerin sınanması, yapısöküm, formülasyonlar, hipotezler, imgeleme, analojiler inşa etme, öyküleme, kavramları harekete geçirme, değiştirme ya da geri çekme. Foucault düşüncesi heybetli bir yaratıcılık şeklinde nitelendirilir. Ama asıl konu bu değil. Bana göre aslolan onun yöntemidir, çünkü bu bir ve aynı anda ona geçmişten bugüne ve bugünden geleceğe doğru bir hareketi tanımlama ve incelemeye olanak tanır. İçinde şimdiki zamanın merkezi temsil ettiği bir geçiş yöntemidir bu. Foucault oradadır, ne arkeolojisini yazdığı geçmişte, ne de imgesini arada bir -kumsala çizilen bir yüz gibi- kabataslak çizdiği gelecekte, tam olarak bu ikisinin arasında yeralır. Bu geçiş yöntemi mevcuttan başlayarak, diğer zamanları ayırtetmeyi olanaklı hale getirir. Foucault çoğu kez ortaya koyduğu dönemleştirmelerin bilimsel gayrimeşruluğıyla suçlandı. Tarihçilerin bunu niçin yapabildiğini anlayabiliriz, ama bunun gerçek bir sorun olmadığını söylemek isterim. Foucault daima kendi zamanınında ve gerçek sorgulamanın belirlendiği yerdedir.

Foucault’la birlikte tarihsel çözümleme bir eylem, bir soykütüğün-geçmişin bilgisi, bir tertibat ve bir oluş perspektifi haline gelir. 1960′ların Marksizminden (İkinci ve Üçüncü Enternasyonaller’in dogmatik karikatürlerinden değil) gelenler için Foucault’un bakış açısı doğal ve kesin biçimde meşrudur; hem olay ve mücadele algısıyla, hem de zorunluluklar ve önceden belirlenmiş bir teoloji dışında risk almaktan hoşlanma algısıyla örtüşür. Foucault düşüncesinde Marksizm, iktidar ilişkileri ya da tarihsel bir teolojinin, belirli bir pozitivizmin ya da tarihselciliğin reddine dayalı bir görüş açısından bütünüyle sökülür, ama aynı zamanda da hareket ve mücadelelerin ya da başka bir deyişle bu mücadele ve hareketlerin öznelerinin bakış açsından yeniden biçimlendirilir ve yeniden icat edilir: çünkü bilmek öznelliği üretmektir.

Ama daha öteye geçmeden, bir an için geriye dönmek istiyorum.Üç Foucault’u ayırt etmek alışılagelmiş bir haldir: 1960′ların sonuna kadar insan bilimleri söyleminin ortaya çıkışına ilişkin olarak, onun bilgi arkeolojisi ve onun ekonomisi olarak adlandırdığı ve episteme kavramı dolayımında üç yüzyıla yayılan Batı modernitesinin muazzam bir okumasını kapsayan bir çalışma. Daha sonra 70′lerde, kontrol ve biyoiktidar, norm ve biyopolitika disiplinlerinin ortaya çıkışıyla bilgi ve iktidar ilişkilerinin sorgulanması gelir. Başka bir deyişle hem genel bir iktidar çözümlemesi hem de politik düşüncede ortaya çıkışından bugüne kadar egemenlik kavramının tarihini yazmaya yönelik bir çalışma. Ve nihayet 80′lerde kendilikle estetik ilişki ve ötekiyle politik bir ilişki temelinde öznelleşme süreçlerinin çözümlenmesi başlar-ama şüphesiz gerçekte tek bir sorgulamayla ilgiliyiz: politik ilgi ve kendilik estetiğinin kesişmesi, aynı zamanda bizim etik dediğimiz hakikattir.

Bununla birlikte üç Foucault’u ve hatta ikisini bile ayırt edebileceğimizden emin değilim, çünkü Collége de France‘deki dersler ve Dits et Ecrits‘in yayınlanması öncesinde son Foucault’u tam olarak dikkate almayan bir eğilim vardı. Gerçekte bana öyle geliyor ki Foucault’un üzerinde yoğunlaştığı üç izlek kusursuz bir süreklilik ve -bölünmez bir teorik üretimi şekillendirmeleri anlamında- tutarlılık içerir.

Değişmeler büyük olasılıkla Foucault’un karşı karşıya kaldığı ve mutlak biçimde onun ilgi alanlarını belirleyen tarihsel koşullar ve politik zorunlukları belirtmektedir. Bu görüş açısından Foucault’yan bir perspektif üstlenmek,- bunu sizlere, Foucault’un da kullanabileceğini düşündüğüm kendi sözcüklerimle söylüyorum-verili bir tarihsel durumla bağlantı içinde (mevcudun soykütüğü kapsamında, onun öznelliklerin üretiminden söz ederken öne çıkarttığı ve geliştirmekten asla vazgeçmediğini söyleyebileceğimiz) bir düşünce tarzını koymaktır. Bu verili tarihsel durum iktidar ilişkilerinin tarihsel gerçekliğidir. Foucault arşiv tutkusundan ve varoluş fragmanlarını öyküleyen bu arşiv parçalarını okumanın onu nasıl bir duyguya sürüklediğinden söz ettiğinde bunu çoğu kez tekrarlar: bu sararmış sayfaların sunduğu ya da gün ve gün deneyimlenen varoluş, geçmiş ya da bugün, daima iktidarla bir çarpışmadır-ve tek başına bu bile muazzam önemli bir şeydir.

Foucault 18.yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın geçiş denemesine giriştiğinde, yani Disiplin ve Ceza ile başlayan çalışmada, kendisini iktidar ilişkilerinin, iktidarı imleyen tertibat ve stratejilerin özgül bir boyutuyla karşı karşıya bulur. Fiilen bunun anlamı, Foucault’un tamamen kapitalizmin gelişimine eklemli bir iktidar ilişkileri tipiyle yüzleşmesidir. Bu süreç bir yanda bir iş gücü oluşturma, diğer yanda üretimde kârlılık gereksinmeleri doğrultusunda bir toplam yaşam yatırımına yol açar. İktidar biyoiktidara dönüşür. İmdi, her ne kadar Foucault’un sonradan biyoiktidar modelini mevcutun eleştirel bir ontolojisini formüle etme ve sınamada kullanacağı doğruysa da, Refah Devleti’nden onun krizine, fordizmden postfordist iş örgütlenmesine, Keynesgil ilkelerden neo-liberal makro ekonomik ilkelere doğru geçişi belirlemeye ve kapitalizmin gelişimine tahsis edilmiş çözümlemeleri boş yere ararsınız. Ama 19. yüzyılın başlarında, disiplin rejiminden kontrol rejimine bu basit geçiş tanımlaması içinde postmodern’in zaten toplumsal emek üzerinde devlet hakimiyetinin bir gerilemesini temsil etmeyip, daha çok onun yaşam üzerindeki kontrolünün sağlanması olarak anlayabileceğimiz de gerçektir. Doğrudan hiç söz etmemiş olduğu halde, postendüstriyel döneme geçiş kendi düşüncesinin merkezinde yer alıyormuş gibi, Foucault’ta hemen her yerde bu gelişmiş önseziyi buluruz. 70′lerin başlangıcından itibaren tam olarak geçmişle kurduğu ilişkiyi biçimlendiren mevcudun soykütüğü projesi ve öznelliğin üretimi kavramı, yeni öznelliklerin yaratılmasının yanı sıra iktidarın iç dünyasından başlayarak, onun işleyişinin engellenmesi ve değiştirilmesini göz önüne alır -Foucault’un çalışmalarının bu iki öğesi, bu mevcudun ve onda cisimleşmiş geçişin maddi belirlenimi dışında düşünülemez. Modern politika tanımından biyopolitik postmodern bir tanıma geçiş, inanıyorum ki Foucaut’un olağanüstü sezi’siydi. Foucault’taki politika -ve biyopolitik bir bağlam içindeki eylem- kavramı, modern iktidar kavramların -Celsen, Schmitt vb- yanısıra, 19. yüzyıl epigonları ve Max Weber’in taslağını çizdiği çıkarsamalardan radikal biçimde farklıdır. Foucault belki bu tezlere açıktı-ama 68′den başlayarak çerçevenin radikal biçimde değiştiğini, Foucault’un bu terimleri artık dikkate alamayacağını düşünüyorum. Ona rağmen ve onun ötesinde Focault’dan yararlanmayı sürdüren bizler için, onun bize armağanı olağanüstü cömertliğiydi, çünkü -bu çok az vurgulanan bir gerçektir- Foucault paylaşımcı bir düşünce tarzıyla donatılıydı: onun kuramlaştırmalarında hiç bir şey yinelenmez ve düzeltilmez. Bu onun öznelliğin üretimi ve implikasyonları üzerindeki önsezilerini geliştirmek için fazlasıyla yeterlidir.

Örneğin 1970′lerde Foucault, Guattari ve Deleuze hapishane sorunu temelindeki mücadeleyi destekledikleri zaman, bilgi ve iktidar arasında yeni bir ilişki kurmuşlardı: bu ilişki basitçe hapishane içindeki somut durumla değil, ama aynı modele uygun biçimde, içinde özgürlük alanlarının geliştirilebileceği, iktidarı içeriden buran küçük stratejilerle direnebileceğimiz, bireyin kendi bireysel ve kolektif kimliğini yeniden temellük edeceği, yeni yaşam ve mücadele topluluklarının oluşacağı-kısaca altüst etme diyeceğimiz durumlarla bağlantılıdır. Foucault önemli bir düşünürdür, ama yalnızca metodolojik açıklamalar ekseninde ortaya koyduğu çarpıcı iktidar çözümlemeleri ya da benzersiz anlamda felsefe, tarih ve mevcuda duyulan ilgiyi kaynaştırması dolayısıyla değil. O bizlere geçerliliği durmaksızın doğrulanan sezgiler bıraktığı gibi, özelde klasik Marksizm karşında devrimci özne tipini ve politik, sosyal mücadeleler alanını yeniden tanımladı: Foucault’a göre devrim -yalnızca- bir özgürlük umudu değil, bir özgürlük pratiğidir. Bu ise kapitalizmi içeriden oyuna getirmektir.

Fransa’da toplumsal ve politik eleştiriyle ilgilenen akımların büyük kısmında Foucault’ya karşı belirli bir reddin olduğunu düşünmüyor musunuz?Avrupa’nın kalanında ve Birleşik Devletler’de durum aynı mı?

Foucault’dan akademik çevrelerde nefret edilir. 1960′lardan itibaren giderek oyun çizgisinin kenarında bırakıldığını düşünüyorum, daha sonra College de France‘ye terfisi, dahası -üniversite zaten entellektüelleri başarılarından dolayı asla affetmediği için- onu tecrit etmek vardı. Bourdieu türü sosyolojik pozitivizm entellektüel anlamda kesinlikle yaratıcıydı, ama Foucault’yan düşünceye yeterince duyarlı değildi ve onu daha çok öznelciliğin bir türü olarak reddetmeyi yeğliyordu. Ama açık ki, Foucault’da öznelcilik yoktur. Bourdieu büyük olasılıkla son yıllarında bunu fark etmişti.

Foucault’un yapıtlarında köşe bucak reddettiği şey, öznel güç şebekeleri ve çatışmaları karşısında gerçeğin bütün belirlenimlerini oyuna sokmayı kabul etmeyen tarih felsefeleri ve aşkıncılıktır (transendantalizm). Aşkıncılık’la esas olarak toplumu dışsal ve otoriteryan bir görüş açısından değerlendirme ve manipüle etme yetisinde olduğunu savunan bütün toplum kavrayışları dizisini kastediyorum. Hayır, bu mümkün değildir. Toplumsala erişmemizi sağlayan biricik yöntem hem anlam üretimi hem de eylem tertibatlarının süreğen yaratımı ve mutlak içkinlik yöntemidir. Kendi kuşağının diğer önemli düşünürleri içinde geçerli olduğu gibi Foucault’da yapısalcılığı bütün anılarıyla-başka deyişle yapısalcılığın buyurduğu epistemolojik kategorilerin aşkın sabitlenişiyle hesaplaşır (bugün bu hata insan ve toplum bilimlerinde olduğu kadar, felsefede de doğalcılığın belirli bir yinelenişiyle yeniden üretiliyor).

Foucault Fransa’da reddedilir, çünkü eleştirenlerin görüş açısından o, cumhuriyetçi geleneğin mitolojilerine imza atmaz: hiç kimse jakoben türde bir egemencilikten, eşitlikçi olan tek taraflı bir sekülarizmden ya da özümsemeci olan gelenekçi bir aile kavramı ve onun yurtsever demografisinden vb. daha uzak değildir. Peki ama bu, Foucault’un metdolojisinin görecelikçi ve kuşkucu bir konuma, başka bir deyişle idealist bir tarih kavrayışına indirgemez mi? Bir kez daha hayır. Foucault düşüncesi modern ulus-devlet ve sosyalizm geleneğiyle tam bir ayrışım içinde bir altüst olanağını-sözcük bana ait, Foucault “direniş” derdi- temellendirmeyi amaçlar. Bu imgelem kuşkuculuk ya da görecelikçilik dışında bir şeydir. Tam tersine, modern’in totaliter diyalektiğiyle kötüye kullanılan ortak yeniden inşa ve ilerleme yanılsamalarına rağmen, Aufklärung‘ı (Aydınlanmayı), insanı ve onun demokratik gücünü yeniden yaratmaya dayanır. Bir bütün olarak ele alındığında Foucault, genç Descartes’in özlü vecisesini üstlenebilirdi: larvatus prodeo.

Şunu bütünüyle itiraf etmemiz gerektiğini düşünüyorum: ulusal sosyalizm modern diyalektiğin ürünüdür. Kendimizi ondan kurtarmak daha ileriye gitmek demektir. Foucault bizlere, Aufklärung‘un, aklın aydınlığının ütopyacı bir yüceltimi olmadığını anımsatır, tersine o bir disütopyadır, olay çevresinde günlük mücadele, politikanın emansipasyon ve özgürlük izlekleriyle, ‘burada ve şimdi’nin sorunsallaştırılması temelinde inşası. Şimdi gerçekten de 1970′lerin başlangıcında GIP’la birlikte yürüttüğü hapishaneler sorunu çevresindeki mücadelesinin görecelikçi ve kuşkucu olduğunu düşünebiliyor musunuz? Ya da İtalya’da tarihsel uzlaşmanın ve baskının en zorlu uğrağında İtalyan otonomlarını desteklemek için aldığı konumu?

Fransa’da Foucault, arkadaşları, öğrencileri ve işbirlikçilerinin gerçekleştirdiği bir okumanın mağduru oldu. Bu bakımdan anti-komünizm anahtar bir rol oynadı. Maddecilik ve kolektivizmle metodolojik kopuş neo-liberal bireyciliğin bir haklılaştırılması gibi gösterildi. Diyalektik maddeciliğin kategorilerini yapısöküme tabi tuttuğu zaman Foucault pek değerdeydi, ama tarihsel maddeciliğin kategorilerini yeniden kurması hiç de iyi karşılanmadı. Ve tertibatların okunması, eleştirel bir mevcut ontolojisi üzerine yapılan çalışma ne zaman çoklukların özgürlüğünü, ortak yararın kuruluşunu ve neo-liberalizme itaatsizliği adlandırsa, müritler hızla kaçar. Belki de Foucault doğru zamanda öldü.

İtalya’da, Birleşik Devletler’de, Almanya’da, İspanya’da, Latin Amerika’da ve şimdilerde giderek Büyük Britanya’da Foucault’u enellektüel sahnede marjinalleştirmeyi amaçlayan bu Paris’li oyunu tecrübe etmedik. Buralarda o, Fransız entelijensyasındaki ideolojik hırgürün öldürücü süzgecinden geçmedi: söyledikleri kendi işlevselliği içinde okundu. 1970′lerin sonlarında Marksist düşünceyi yenileyen eğilimlerle analoji bir temel olarak dikkate alındı. Bu basit bir kronolojik rastlantı değildir. Daha çok Foucault’yan düşüncenin, partilere ve belirli bir tarih okumasıyla onun temeli olduğu öngörülen özneye yönelik şiddetli eleştirileri ima eder biçimde, epistemolojik kaygılarla etiko-politik perspektiflerin üst üste bindiği bütün bir -teorik ya da pratik- emansipasyon ve özgürlük çalışmaları dizilerinin ortasında anlaşılması gerektiği sezisidir. Örneğin, Avrupalı işçiçiler ve Amerikalı feministler, Foucault’da, doğmakta olan bir dünya-ya da her koşulda doğmakta olan bir yüzyıla göre, kendi meta-dillerini bir genelliğe, belki de evrensele ve bir dile çevirmeyi mahmuzlayacak çok sayıda araştırma kulvarı buldu.

Siz Michael Hardth ile birlikte İmparatorluk’ta “yeni paradigmanın biyopolitik bağlamı tam olarak çözümlememizin merkezidir” diyorsunuz. Yeni emperyal iktidar formlarıyla biyoiktidar arasında hiç de doğrudan açık olmayan bağı açıklayabilir misiniz?

Michel Foucault’a olan borcunuzu çoğu kez belirtmenize rağmen, bu onu belirli bir eleştiriden muaf tutmak anlamına gelmiyor. Örneğin, “Foucault biyopolitik toplumda üretimin gerçek dinamiğini kavramayı başaramadı” diyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?Foucault’un çözümlemesinin politik çıkmaz gibi bir duruma yol açtığı sonucunu çıkartabilir miyiz?

Bu iki sorudan yola çıkarak, Michael Hardth ve benim İmparatorluk’ta Foucault’tan ödüç aldığımız ve daha çok eleştirmek zorunda hissettiğimiz şeyi aydınlığa kavuşturmak istiyorum. İmparatorluk’tan söz ederken, biz yalnızca ulus-devlet formundan farklılaşan yeni bir global egemenlik formunu tanımlamaya çalışmadık: bu gelişmenin maddi, ekonomik ve politik nedenlerini kavramaya ve aynı anda zorunlu biçimde içinde barındırdığı yeni çelişkileri tanımlamaya çalıştık. Bizim için, Marksist bir bakış açısından (aşırı gelişmiş bir global piyasa formunu da kapsar biçimde) kapitalizmin gelişimi emeğin sömürüsünden kaynaklı çelişkilerin eşlik ettiği dönüşümlere dayalıdır. Bu tam da işçi hareketlerinin politik kurumları ve sermayenin iktidar formlarını dönüştürmesidir. Emperyal iktidarın hegomanyasını doğrulanmaya götüren süreç olağanüstü değildir: 1968 sonrası, gelişmiş dünyada ücretli işçilerin ve üçüncü dünyadaki sömürge halkların muazzam ayaklanmaları sonrası, sermaye emek gücü akımlarını (hem askeri ve kültürel, hem de ekonomik ve parasal bir arazi üzerinde) artık ulus-devlet sınırları içinde kapsayamaz ve kontrol edemezdi. Yeni dünya düzeni iş dünyasında yeni bir düzen gereksinimine denk düşer. Kapitalizmin yanıtı farklı düzeylerde biçimlenir, ama emek süreçlerinin teknolojik örgütlenmesi esastır.

Gerçekte endüstrinin özerkleşmesi ve toplumun enformasyonuyla ilgiliyiz: sermayenin ekonomi politiği ve sömürünün örgütlenmesi giderek maddi olmayan emek aracılığıyla gelişmeye başlar; birikim, işin entellektüel ve bilgisel boyutları, mekansal akışkanlığı, dünyevi esnekliğiyle irtibatlanır. Bütün bir insan yaşamı ve toplum iktidar üzerinde temellenen yeni ilgi nesneleri haline gelir. Marks (Grundrisse ve Kapital‘de) bu gelişmeyi kayda değer bir kesinlikle “sermeyenin etkisi altında toplumun gerçek içeriği” diye adlandırarak öngörmüştü. Foucault’un bu tarihsel geçişi, iktidarın yaşam (toplumsal yaşam kadar bireysel yaşam) yatırımının soy kütüğünü irdelediği için kavradığını düşünüyorum. Ama sermayenin egemenliği altında toplumun gerçek içeriği sanabileceğimizden -özelde sermeyenin kendi inanışlarından ya da Marksist epigonların (örneğin Frankurt Okulu’nun) nesnelciliğinin kabul etmeyi isteyeceğinden çok daha kırılgandır.

Gerçekte toplumun (toplumsal emeğin) sermayenin etkisi altındaki gerçek içeriği, sömürünün reddini toplumun bütün düzeylerine genelleştirir, aynı şekilde biyoiktidarların genişlemesi toplumun biyopolitik karşı tepkisine yol açar: Yaşam üzerindeki iktidarlara karşı bir yanıt olarak, yaşamın iktidarı. Özetle, gerçek içerik, öznelliklerin üretimi ve yeni mücadele formlarının yaratılmasına, özgürlüğün gelişmesine ve başkaldırıya yol açar. Sermaye tüm yaşama yatırım yaptığı zaman, yaşam kendisini bizzat bir direniş olarak açığa vurur. İşte tam da bu nokta çevresinde Foucault’yan çözümleme, biyoiktidarları imparator’luğun oluşumu konusundaki çözümlememizi etkileyen biyopolitikaya doğru çevirir: bu oluşum kendini öznelliğin üretkenliğini olarak açığa vuran yeni iş ve mücadele formları maddi olanın maddi olmayan emeğe dönüşümüyle üretildiği zaman ortaya çıkar.

Bununla birlikte Foucault çözümlemelerimize tamamen katılır mıydı (öyle ummama rağmen) bilmiyorum, çünkü Michael Hardth’a ve bana göre öznelliğin üretimi kendisini komünizme açılan biyopolitik bir başkalaşım içinde bulur. Başka deyişle, içinde yaşadığımız yeni emperyal koşulun (dolayısıyla çalışmalarımızı, dilimizi ve o sebeple kendiliklerimizi inşa ettiğimiz sosyo- politik koşulların) biyopolitik bağlamın merkezindeki ortak olarak adlandırdığımız şeyi ortaya koyduğunu düşünüyorum: özel ya da kamusal, bireysel ya da toplumsal değil, ama insanlığın kendini üretme ve yeniden üretme olanağını sağlayacak şekilde hepsini bir arada inşa ettiğimizi. Bu ortak içinde, tekilliğimizi inşa eden hiçbir şey ne ertelenir ne de yokolur: tekillikler,-Deleuze’nin terimiyle- içinde her gücün [puissance] kendisini başkalarıyla çoğullaşarak bulduğu, her yaratımın dolaysız biçimde ötekilik olduğu- bir ‘toplam’ı sürdürmek için birbirleriyle eklemlenirler. Bu yüzden Marksizmin yaratıcı revizyonunu, Foucault’un devrimci biyopolitika ve çok sayıda öznelliğin üretimi kavramına bağlayan düşünsel diziye inanıyorum.

Foucault’un öznelleşme tarzları üzerine son iki çalışması sizi diğerlerinden daha az ilgilendiriyor gibi… Bir etik’in ve yabancı yaşam biçimlerinin inşası ya da biyoiktidara karşı direniş sizin önerdiğiniz (komünist militan kişiliğinden) fazlasıyla uzağa düşmüyor mu? Ya da daha çok bizim algılamakta başarısız kaldığımız daha derin bir uzlaşmanın olanakları mı söz konusu?

Foucault’un çalışmalarının benim üzerimde muazzam bir etkisi var ve zaten İmparatorluk’un bunu fazlasıyla gösterdiğini düşünüyorum. Size ilginç bir hikayeyi anlatmama izin verin: 70′lerin ortalarında, İtalya’da Foucault üzerine bir makale yazdım-bugün ‘birinci Foucault’, insan bilimleri arkeolojisinin Foucault’u diye adlandırılarak değerlendirilen Foucault üzerine. Bu makalede, böylesi bir incelemenin sınırlarını ve ayrıca öznelliğin üretimine daha güçlü bir vurgu yapmayı olası bir ileriye hareketi göstermeyi istiyordum. Kendim, bir Marksizm çıkışı deniyordum -ki bu, ‘Marks’ın Ötesinde bir Marks’ın düşünülüp düşünüleyemeyeceği sorusuna yol açtığı için- teori alanında derin yenilikçiliğine rağmen, militan pratiğin arazisi üzerinde çok kötü hatalara yol açma riskini taşıyordu. Demek istediğim, 1968′i izleyen tutkulu mücadele yıllarında, sağ iktidarların toplumsal hareketlerden hırsını çıkarttığı şiddetli baskı koşullarında, aramızdan çoğumuzun terörcü bir akıntıya sürüklenmesi ve ona karşı koyamamasıydı. Ama bu aşırılığın gerisinde daima iktidarın saf ve basit bir şey olduğu, biyoiktidar sol ve sağ kimliği kuruyorsa yalnızca partinin bizi kurtarabileceği-ve eğer parti yoksa, bu durumda ikinci dünya savaşının muazzam ‘partizanlar’ geleneğinde olduğu gibi askeri bir görüntü içinde küçük partiler gibi yapılanmış silahlı öncülerin bunu gerçekleştireceği görüşü vardı. Bu askeri akıntının hareketlerin kendisini toparlayamamasından dolayı etkili olduğunu ve yalnızca insani olarak desteklenemez bir tercih olmayıp, politik bir intiharı teşkil edeceğini anladık. Deleuze ve Guattari’yle birlikte Foucault bu akıntıya karşı bizleri uyarır. Bu bakımdan onlar gerçek devrimcilerdi: Stalinizmi ve ‘reel sosyalizm’ pratiklerini eleştirdiklerinde liberalizmin ‘yeni filozofları’ gibi bunu öyle hipokratik ve ikiyüzlü anlamda yapmadılar. Kapitalizmin biyoiktidarına karşı proleteryanın yeni gücünü doğrulayacak bir yol aradılar.

O sebeple biyoiktidara karşı direniş ve yeni yaşam biçimlerinin inşası, eğer ataklığı ortak bir özgürlük pratiği ve komünizmi ortak’ın üretimi şeklinde anlıyorsak, komünist ataklıktan ayrı değildir. İmparatorluk’taki gibi komünist militan kişiliği eski modelden ödünç alınmış değildir. Aksine o emeğin özgürleşmesi ve daha adil bir topluma yönelik mücadelelerin (ontolojik ve öznel) üretimi temelinde, yani bir politik öznellik tipi olarak kendisini gösterir.

Bizler, ama aynı zamanda da bugünün toplumsal hareketleri için Foucault’un son dönem çalışmalarının önemi o sebeple olağanüstüdür. Onların içinde soykütük spekülatif niteliğini kaybederek politik bir hale gelir, epistemoloji ‘oluşumsal’dır ve etik ‘dönüştürücü’ boyutlar üstlenir. Tanrı’nın ölümü sonrasında insan Rönesansına tanıklık ediyoruz. Ama yeni bir hümanizmle ilgili değiliz; ya da daha kesin biçimiyle bu, yeni bir ontoloji içinde insanı yeniden yaratma sorunudur-onu, modern telolojinin harabeleri üzerinde ve maddeci bir telos ile geri kazanacağız.

* larvatus prodeo: maskemi parmağımla göstererek öne çıkıyorum.

Kaynak: ephemera 2006 vol 6(I): 75-82.