Korkunun Irmağında: 90’ların Diyarbakır’ı

Deniz Mahabad

İnsan doğduğu topraklara özgüdür: dili, rengi, etnisitesi, ahlakı… Ancak kimi coğrafyalara/kültürlere yönelik bir yok etme biçimi olan sömürü, vicdanın sınırlarını yerle bir ederken, “İnsan kanı”nı bulaştırır. Şiddet yanlısı iktidarların el değiştirmesi ise inat ve yetenekle acıyı içselleştiren bir halk tabanı oluşturur. Henüz çıplaklıklarını idrak edemeyen toplumların, kendinden olmayana reva gördüğü baskılar, korku ikliminin en yalın halidir.

Edebiyat ve dilin arkaik iliÅŸkisi toplumlar arası çok kültürlülüğe zemin hazırlamış denebilir; ancak dilsel olgu bir çırpıda oluÅŸmayan bir sürece tabidir: yasak, inkâr ve kültürel yok oluş… Samancı, inkâr edilen ana dilinin her türlü acısını, ona dayatılan ve “koca karınlı kentte göğün dili” dediÄŸi dil ile anlatıyor: â€œBaÅŸkasının dilinde bülbül kendi dilimde kekemeydim.”

Samancı, susmayı, ölümden kurtuluÅŸun tek yolu sayan ancak hiçbir surette yaÅŸama hakkı tanınmayan ikinci dilin trajedisini ortaya koyar. KuÅŸlar bile kendi dilinde ÅŸarkı söylerken suskunluk, korkunun öteki yüzü olup çıkar:“Kendi ÅŸarkılarını söylemekte inat edenlerin mezarlarına dinamit koyuyorlardı.” Ä°nsanların binlerce yıldır süregelen nefretleri aslında, kendi korkularının ÅŸiddete dökülmüş halidir. İşte bu yüzden korku, insanları kendi aidiyetlerinden uzaklaÅŸtırma politikasında kullanılan en güçlü argümandır.

Samancı’nın metinlerinde, korkunun darmadağın ettiği, sıkışmış ve kendini ifade edemeyen bilinçler, sessiz ve kararlı bir varoluşun peşindeler. Gri ve ölümcül atmosferin, zamanı ve mekânı bile flulaştırdığı ve kahramanın sıkça dile getirdiği “uzadıkça uzayan zaman” aslında uzadıkça uzayan, hiç bitmeyen ve insanı dumura uğratan kanıksanan şiddet ve ölüm imgesini çağrıştırır. Kimlik bunalımının labirentinde dönenen kahramanların “Surlu Kent”teki pasif ve kararlı direnişleri, var olmak ve de yaşamak için sınırın ötesine geçmekten başka çözüm olmayan bir eyleme dönüşür.

Benim babam korkağın tekiydi. Yarı kentliler, dönek ve korkak olur. Memurdu. Lojmanda daha fazla oturabilmek için her sabah marÅŸ dinlerdi. Balkonda ekmeÄŸini otlu peynire banıp anneme emirler yaÄŸdırırdı: “Radyo dinle, güzel Türkçe konuÅŸmaya bak, unut lee loo’ları.” Hep korkuyu ve acıyı bilmeyen kentleri düşünen isimsiz kahraman, ancak üniversitede kimlik arayışının bunalımına girip, kendi geçmiÅŸini ve babasını sorgular. Babanın düzene boyun eÄŸiÅŸi, pasifliÄŸi ve kendine yabancılaÅŸmasına öfkesi, kendi gerçeÄŸini geç kavramanın verdiÄŸi acının isyanıyla birleÅŸirken var olma savaşı, annesinin ezikliÄŸinde sorguya bazen de acımaya dönüşür. Sarı lojmanlar uÄŸruna köçek gibi oynayan baba, utancın, dayatmaların ve umursamazlığın göstergesi olarak sunulsa da, aslında kimliksizleÅŸtirilmenin öteki yüzü olarak çıkar karşımıza. Utancından nehir sularıyla arınmak isteyen anneyse “daha büyükler”in yanındaki eÄŸreti gülümsemesi ve eÄŸik başıyla sadece kocasını deÄŸil kendi varlığını da silikleÅŸtiren geleneksel bir toplumun silüetidir.

90’LARIN DİYARBAKIR’INDA ŞİDDET VE KORKU ATMOSFERİ

Korkunun Irmağında, doksanlı yıllarda OHAL’e maruz bırakılmış, Doğu ve Güneydoğu’nun iç savaşı andıran çatışmalı sürecinde bölgenin önemli kenti olan Diyarbakır’da yaşanan şiddet ve korku atmosferini, “isimsiz ana karakter, Yekta, Kendal ve Dara” üzerinden tarihsel bir dokuyla sunar. Dönemin Diyarbakır’ında halk arasında baskın olan ifadeler ve “itirafçı, korucu, yakılmış/boşaltılmış köyler, faili meçhuller, yetim çocuklar, yoksulluk, çaresizlik, şiddet…” gibi belli başlı sözcükler yaşamın sığdırıldığı dar, karanlık ve kuşatılmış dehlizler olarak karşımıza çıkar.

Yazarın dili epiksi izlenim verse de kullanmış olduğu şiirsel üslup, kurgunun derinliğini güçlü tutar. Üsluptaki derinlik, okuyucuyu ilk etapta zorlasa da cümlelerin taşıdığı gerçeklik, yörenin kendine has birçok özelliğinin yansıtılması açısından son derece önemlidir. Kısa diyaloglar, iç monologlar ve bilinç akışlarıyla şekillenen anlatımda, görünüşte birbiriyle ilgisi olmayan konular bir pazılın parçası gibi bütüncül bir kimlik kazanır. Dilsel buluşlar ve ironik ifadelerle ilgi çekici hale gelen roman, yöresel sözcüklerin baskınlığı ve karakterlerin isimleriyle, aidiyet duygusunun insanın ancak doğduğu topraklara özgü seslenişi olduğunu gösterir.

Betimlemenin geleneksel ifadelerden uzaklığı ve duraÄŸan zamanların dışında kiÅŸi veya olayların oluÅŸturduÄŸu boÅŸluklar kurguyu hareketlendirir. Kendini bir karmaÅŸada bulan okuyucu -ki savaÅŸ baÅŸlı başına bir kaostur- huzurlu bir dünyanın arayışına girer. Bu yönüyle â€œBize kimse özgürlüğü öğretmemiÅŸti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmiÅŸlerdi” diyen Svetlana Aleksiyeviç’i hatırlatır kitap.

Romanın karakterleri insan yüzlerinin ve aidiyetlerinin ayrıştırılması ile şekillenir. Deforme olmuş bir toplumsallığın yanı sıra, savaşın çirkin yönlerinden fuhuşun kol gezdiğini imler… Anlatılan gerçekler karşısında, okuyucularda “kadına” savaşın olmadığı bir dünya sunma duygusu uyanır ki; kadın başlı başına bir varoluştur. Sıradan insanların dayanamayacağı acıları güçlü imgelerle sunan yazar, bu anlamda kadının güçlü dünyasını anlatan Virginia Voolf’un “Kendine Ait Bir Oda”sında bulur kendini. İçten ve derin bir anlatımla yazılan roman, yaşanan olayların ve insan duygularının savaşla beraber ortaya çıkan sonuçları üzerinde gezinir.

Bertrand Russell’ın “Politikada insan doÄŸası hep dış koÅŸulların ona uydurulması gereken bir baÅŸlangıç noktası olarak kabul edile gelmiÅŸtir. Gerçekte ise, dış koÅŸullar insan doÄŸasını deÄŸiÅŸtirir; karşılıklı etkileÅŸim ile aralarında bir uyum saÄŸlanmaya çalışılır. Bir ortamdan alınıp birdenbire bir baÅŸka ortama konulan bir kimse özgür deÄŸildir” ifadesi diyalogun önemi ve insanın kendi özünden uzaklaÅŸtırmanın sonuçsuzluÄŸunu vurgular. Bu baÄŸlamda “Korkunun Irmağında” kendi doÄŸasını yaÅŸamak isteyen insanların, yok sayıldığını ve kendi coÄŸrafyasında bile baÅŸkası gibi davranması/konuÅŸması istenen bir toplumun tarihini anlatır. Kitabın daha ilk sayfasında â€œDönüp dolaşıp ölüm kentlerini, bozguna uÄŸramış coÄŸrafyamızı anlatıyoruz” cümlesi politik, ekonomik, sosyal açıdan devlet eliyle istikrarsız bırakılan bölgeyi iÅŸaret eder. Bölgenin, dağıtılan gıdaların çetelesinin tutulması ve yiyeceklere ambargo uygulanması yollarıyla da sıkı bir denetime tabi tutulduÄŸu eserden anlaşılır.

SUZAN SAMANCI’NIN TANIKLIKLARI: SÜRGÜN, UMUTLARDAN TRAVMALARA, ÖLÜME SÜRÜLÜŞ

Suzan Samancı, toplumsal ve coğrafi her koşulun savaş tarafından şekillendirildiği bir ortamda yaşamıştır. İnsanların kendi özlerinden, umutlarından koparılarak travmalara, sürgüne, ölüme sürülüşüne yakından tanık olmuştur. İç savaşın insanları zorunlu olarak sürüklediği birçok noktada bu tanıklığın izleri görülür. İnsandan ve insan olmaktan umut kesilir. Bölge sefalet, yoksulluk, üretimsizlik, eğitimsizlikle bilinçli olarak yüzleştirilir. Savaş bir bakıma kaçınılmazdır. Mücadele için gerekçeye dönüşen baskılar, romanın ana karakterleri üzerinden güçlü metaforlarla verilir.
Acının insanı aÅŸmayan tarafı yaÅŸama mücadelesini sürekli kılar. Toplumdaki huzursuzluÄŸun hayatı her anlamda çökerttiÄŸini, ayrıca politik çarpıklıkların bölgede kaosa neden olduÄŸunu ÅŸu ifadeden anlıyoruz: â€œKaranlığa bakıyordum. O ıslak küf kokulu evler… Dut aÄŸacında sallanan gövdeler… Ölüm ne ki! Hep bir ağızdan ölüm ne ki! diye fısıldıyorduk.”

Romanda dul kadınlara yönelik çeÅŸitli vurgular, çoÄŸunlukla erkeklerin öldürüldüğünün habercisidir. â€œBoÅŸuna kırıtmayın, kocasız kalacaksınız, erkek mi kaldı?” Dul kalan kadınların yanı sıra, yeni yetiÅŸen kızların ve diÄŸer kadınların nasıl kullanıldığı, cinsel istismara maruz kalanların acı gerçeklikleri de somut görüntülerle aktarılır. İşkencede tecavüzlere ve hakaretlere uÄŸrayan, sivil giyimli mezar ayaklıların ağız dolusu iÄŸrençlikler savurması yüzünden, sokaklarda rahat dolaÅŸamayan kadınlar bu görüntülerin yansımasıdır.

Romanın başında Mizgin’in güçlü yapısı, yöresinden/geçmişinden getirdiği özellikleri, erkek tanımayacak kalın beli ve bülbül gibi konuştuğu ana dili isimsiz kahramanın gözüyle ele alınır. İsimsiz kahraman, varlığından güç aldığı Mizgin’in ölümünü kabul edemez bir türlü ve onu mezarı bilinecek bir ölü haline getirir kendi hayallerinde.

Kadınlar farklı yönleriyle bütünlük oluştururlar eserde. Umut, direnme ve öz değerler Mizgin’in kararlı duruşunda sergilenirken, inanç, yetenek, merhamet ve isyan Akriman’ın heykellerinde hayat bulur. Ağzı dualılardan, boyalılara, ayaklarına taş bağlayıp nehre atlayanlardan, işkencelerden sağ çıkanlara kadar, romanda yer alan tüm kadınlar isimsiz kahramanın “konmamış” adını tamamlamaktadır. Bu yüzden kahraman isimsiz olsa da kimliksiz değildir.

Hayatta kalma ve çıkış yolu bulmak için sıkça deÄŸiÅŸtirilen evler, dilsiz sığınağın kaleleri gibi olsa da, romanın ortalarında, güçlü, farklı karakteriyle komÅŸu Süryani Akriman’ı tanırız. Akriman’ın kocası, sistemle iÅŸ birliÄŸi yapan tetikçi ve sonradan öldürülendir. Çamurdan heykelcikler yaparak gücünü toplamaya çalışan Akriman, kışın ortasında beyaz ayakkabı giyerek umudunu diri tutar. Beyaz ayakkabı Akriman’a aydınlık günleri anımsatsa da dernekte çalışan, devlete muhbirlik yapan ve dernekte kadınları sıkıştıran şüpheliye göre o â€œBeyaz ayakkabılı kaltaktır!” Akriman’a kocası gibi muhbirlik dayatılır. â€œEÅŸÅŸek beyni yiyen kocamın izinden yürümemi istiyorlardı. Onlar kulağımın dibinde marÅŸ çaldıkça, ben de kendi ÅŸarkımı söylüyordum” diyen Akriman, â€œAptallar ölmüyor!”diyecek kadar da bilinçlidir.

Uykular, Samancı’nın deyişiyle ‘Kaf Dağı’ndadır artık’. Aşkı düşünecek zamanları yoktur. Kurşunlar aşkları delik deşik ederken Akriman’ın posta kutusuna atılan tehdit mektubu, korkularını gülme krizine dönüştürür. Kenti terk etmeye karar verdiklerinde, Akriman da ortadan kaybolur. Kaçmış mıdır, öldürülmüş müdür, bilinmez; sanki uzadıkça uzayan zaman bir anafor gibi çekip almıştır onu.

Caddelerden homurdanarak geçen askeri araçlar, insan yutan dev analarına benzer. Kentin soluÄŸu, her türlü kımıltısı, ıssızlığı, nesneler, insanlar korku imgesine saplanırlar. Kahramanlar ufacık bir sese, perdenin kenarına, pencere pervazına duyarlı hale gelirler. Şüphe ve paranoya soluk alınan hava kadar normalleÅŸir. Piyasa kitapçısına öfkelenir isimsiz kahraman, â€œPiyasa kitapçısı o uçtum akıllı adam, kafa ütüleyen kitapları özenle diziyordu vitrine. Durdum. Beni görünce kaÅŸları çatıldı. MuÅŸmula suratlı herif sanki bok var yüzümde.” Boyalı kızları görünce elleri kemerine giden ve “kitap” deÄŸil “satmak/yanaÅŸmak” derdinde olan “kitapçı (!)” gibi adamlar midesini bulandırır isimsiz kahramanın. Çünkü o, kemerine sıkıştırdığı kitaplarla daha dik durduÄŸuna inanır ve bilincinin karanlığını, çaresizliÄŸin girdaplarını kitaplarıyla aydınlatanlardandır.

KORKU-TERCİH-ACI ÜÇGENİ

“BirleÅŸen ellerimize alışmaya çalışıyoruz. Bazen donup kalıyoruz; donukluÄŸumuzun karamsarlığa dönüşmemesi için kendimizi zorluyoruz. Farklı bilinçlerle karşılaÅŸmak sarsıyor, yeniliyor; nedenlere niçinlere sürüklerken, oluÅŸu tercihi dayatıyor. GeliÅŸmek acının ırmağına dalış…” Baskının bireyi geliÅŸtirdiÄŸi anlatılırken, bu süreçte var olan zorunlu tercihlerin korku-tercih-acı üçgenini bütünleÅŸtirdiÄŸi duyumsanır. Korku ikliminin hâkim olduÄŸu coÄŸrafyalarda bilinçsel farkındalıklar bireyleri yorgun düşürse de hayati durumların söz konusu olduÄŸu noktalarda iradenin gücü öğrencilerin örgütsel yanı ile anlatılır.

“Bazıları ceplerinde kurumuş kulak taşıyormuş; hatta kulakları boyayıp anahtarlık da yapıyorlarmış. Konuşmalarında kelle çetelesi, mark ve dolar varmış.”Egemen seçkinlerin insan kültürünün yok oluşuna tanık/neden olması, önyargıları dinç tutan propagandaların sürekliliği anlatılan birçok olayın kaynağında görülür. Yazar, diyalog karşıtı uygulamaların kalın duvarlar şeklinde örülmesini, boyun eğme ediminin toplumun her kademesine kabul ettirilmesini nehir kıyısında, köprü altında, ağaç dallarında hatta elektrik direklerinde sallanan ölülerle dile getirir.

“Yılan gibi kıvrılan yollar, uçsuz bucaksız tarlalar, sisli morumsu daÄŸlar, basık yoksul evler, basma perdeli pencereler, çalı çırpı tezek dolu avlular… Dar sokaklar, yapışık evler”, bölgenin kadim kenti ne sırlar taşıyordur rahminde. DoÄŸmamış, bin yıllardır biriktirilen sırlar. Ölüleri soÄŸan çuvalları gibi taşıyan genç çocuÄŸun dilinde kent konuÅŸturulur aslında: â€œÃ–lü taşımak soÄŸan çuvalı taşımaktan daha kolay. Karnını patakladı. Bunun içinde ne sırlar var, gittikçe ÅŸiÅŸiyor taşıyamıyorum artık.”

Okuyucuyu bilincinden ve kalbinden yakalayan roman, yakın geçmişe dair hem tanıdık hem yabancı/yabanıl birçok unsuru barındırıyor. George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ünde faşizan yönetimi andıran koşullarına “Korkunun Irmağında” da rastlıyoruz. Gözaltları, faili meçhuller, işkenceler, göç, devletin her kurumda kılık değiştiren mezar ayaklıları, insanların en özeline kadar tutulan defter kayıtları…

TÜM OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN SAMANCI’NIN UMUTLARI VAR: SANAT VE EDEBİYAT

Denetleyici ve şekillendirici uygulamalar bireylerin istenilen toplumsallığa uyumunu sağlar. Bu nedenle devletin tek tip toplum oluşturma amacı işkence merkezlerine dönen hapishaneleri yaygınlaştırmıştır. Devletin bu anlamda kontrol mekanizması ise sokak aralarındaki tetikçilerdir.

Tüm olumsuzluklara raÄŸmen Samancı’nın insana dair umutlarının kaynağında edebiyat ve sanat vardır: â€œSanat onarıcıdır, kurtarıcıdır; renkler bilincimde dans ediyor, yüreÄŸimizin rengini tuvale akıtmalıyım.” Gün geçtikçe büyüyen sessizliÄŸe karşın edebiyatın insani sorumluluÄŸunu duyumsayan yazar gelecekten umut kesmez. Belki de içindeki umutları bir tuvale deÄŸil ama yüzlerce sayfalık kitaplarla kentine, bölgesine ve dünyaya sunar.

Bilincin yarası yüreÄŸi acıtsa da â€œDudaklarımızda korkuya meydan okuyan ıslık vardı” der Samancı. Islık, sesten öte, örselenen ruhun sonsuz gücünü taşır ölüme direnen dimaÄŸlara. Varlığa kimlik kazandırır ezgisi. YaÅŸar Kemal’in “Kırmızı Sakallı Topal Karınca”sı filler karşısında devleÅŸir dilinde bir türkü olunca. Karınca olduÄŸu unutturulan ve fil olduÄŸuna inandırılmaya çalışılan milyonlarca karınca tek bir ÅŸeyi silemez hafızasından: türkülerini! Zamanın kadim mirası ve emanetidir ezgiler çünkü. “Korkunun Irmağında” da sus(turula)mayan tek gerçeklik marÅŸlarla, ıslıklarla kimi zamansa ağıtların yangısıyla çoÄŸalan “ses”tir. Bu ses, insan bilincinin yok edilemeyeceÄŸini anlatır. İşte bu yüzden kendi ezgisine sığınanların umudu her daim parlaktır.

“İnsanı yoran, bitiren amaçsız olmak… İnanmak, her ne olursa, bir ÅŸeylere inanmak diri tutuyor insanı.” Korku ve kuÅŸku da uyanık tutar insanı ancak yaÅŸama deÄŸer katan, “hayatı yaÅŸanabilir kılacak” bir anlam bulmaktır. Anlam arayışıyla atılan adımlarda “ölüm” dahi bir cevaptır. Samancı’nın vurguladığı gibi ‘delirmek de kolay deÄŸildir çünkü ölümü seçmek de!’ Hiçlik, atom parçacıkları gibi bölünse de yok olamaz çünkü insan. â€œYok, oluÅŸ var mıdır ki?”

Kimileri korkularının ırmağında boğulurken içlerindeki bu duygunun doruklarına kadar çıkma cesareti gösterebilenler zirve noktasında insanı var eden “anlam”ı bulur. Simurg misali arayışa çıkanların Kaf Dağı’nın ardında karşılaşacakları yine kendi suretleri olacaktır. Bu nedenle şiddet, baskı ve kimliğini unutturma çabalarıyla kızıla kesen suların kanayan tablosu olsa da “Korkunun Irmağında”, “kendi ezgisini unutmayanlara” acıyla yıkanan ruhların, tüm korkulardan arındıktan sonra varacakları okyanusların yol haritasını çizer.