Nazan ÜSTÜNDAĞ
Bianet
Mark Nichanian, Ermeni kadın yazar Zabel Yeseyan’ın Kilikya’da gerçekleÅŸen Ermeni Soykırımı’na tanıklık ettiÄŸi ‘Yıkıntılar Arasında’ isimli kitabı hakkında yazdığı makalede, kitabın Ermeni edebiyatının ilk ve belki de son (çünkü henüz 1915 gelmemiÅŸ ve Ermeni Soykırımı topyekûnleÅŸmemiÅŸtir) yas romanı olduÄŸundan bahseder.
Yeseyan’ın kitabına, gördüğü büyük acı karşısında duyulan dehşet ve tanıklık arzusu hâkimdir. Nichanian, kitaba damgasını vuran bir diğer duygunun ise böylesi sınır tanımaz bir nefretin nesnesi olmanın yarattığı hayret olduğunu söyler. Ermeni halkı için belki de en inanılmazı ona karşı duyulan kin ve nefretin büyüklüğüdür.
Ermeni Soykırımı tıpkı Auschwitz gibi yegane ve karşılaştırılmaz olsa da, İstanbul Gezi Parkı’nı koruyanların veya Taksim 1 Mayıs zulmünü protesto edenlerin, polisin attığı gaz bombaları karşısında kaçmak yerine, sabitlenen vücutları Yeseyan’ın kitabından yansıyan, nefret karşısında duyulan dehşet duygusunu anımsatıyor.
Bir benzerini, açlık grevleri sırasında tüm gaza rağmen yerinden kıpırdamadan namaz kılan Kürt kadınlarının resmedildiği fotoğrafta görmüştük.
Nefretin karşısında küçülmeden durmak, durabilmek, nefretin nesnesi olmuşluğun dehşetini içine çekerek; tüm yaşam alanını iki ayağının bastığı yere kadar indirgemiş nefret karşısında, o iki ayağın durduğu toprak parçasına yapışarak beklemek; Türkiye coğrafyasında, Türk, Sünni, erkek iktidarın karşınında yıllardır başka başka kimliklerle direnmek.
Bu nefrete doymayan, nefretten beslenen, kendine sürekli yeniden bir itilmiÅŸlik ve kakılmışlık mitolojisi yaratarak, öcle, kinle saÄŸa sola saldıran, burnun önünü göremeyecek kadar nefrete ayyaÅŸ, kafası düşmanlıkla güzel, bu ölü sevici, kan içici iktidar karşısında iki ayağının altındaki topraÄŸa yapışan direngenlik…
Demek böyleymiş. Bir musibet bin nasihatten beterdir. Demek insanlar böyle çileden çıkarılıyor, en fazla hakları olan topraklardan böyle sökülüp atılıyormuş. Demek böyle çarpıtılıyormuş hakikatler, demek böyle yalanlar atılıyor, demek böyle büyük haksızlıklar yaratılıyormuş.
Kürdistan’da en ince ve en kalın, en katı ve en gaz haline kavuşmuş sömürge iktidarı gözünü İstanbul’a dikti. İstanbul’da bugün yaşanan, sömürgeciliğin iyi hâli, pekiyi hâli. Alman faşizmi de; taktiklerini sömürgelerde inceltilmiş ve kalınlaştırılmış Avrupa iktidar repertuarından çıkarmıştı.
Her yan bir taşla iki kuş: Bir yandan üçüncü köprüyle İstanbul’un kalan nefesini çalmaya soyunup ve böylece, 1453 yılını bas bas bağırarak talep ettiği fetih hakkı duygusuyla, şehirde nefret eli değmemiş bir santimetre kare bile bırakmamaya yemin ederken; diğer yandan köprüye Yavuz Sultan Selim ismini koyarak Alevilere de gününü gösteriyor.
AVM’lerle hem doÄŸayı talanlıyor, hem de 50 yıldır esastan çekenlerin, çeke çeke bitiremeyenlerin kurdukları göç mahallelerini toplu konutlarda temize çekerek hafızalarını istila ediyor. Ezilme deneyimini kine dönüştürüp, kurduÄŸu betonarme podyumlarda sahne almaya çağırıyor.
İçki yasağıyla ve ağaç yasağıyla, yol yasağıyla, sokak yasağıyla, sarılma, değme yasağıyla, kolluk güçleri, polis güçleri, özel güvenliği ile, nefret cumhuriyetinin pençesini vücutlarımıza, ilişkilerimize ama en fenası ağaçlarımıza batırıyor.
Kürdistan’ı da baÅŸtan aÅŸağı inÅŸa etmeye kararlılar. Barajlar ve karakollarla. Koca koca ışıklı karakolları kestikleri, yaktıkları ormanların üstüne dikiyorlar, ışıklar bitkileri solduruyor, hayvanları yorgun düşürüyormuÅŸ. Barajlar nehirleri kurutuyor hatıraları su altında bırakıyormuÅŸ.
Herkes yolda dün, bugün, bu gece, yarın; Ankara Konfernası’ndan geldiler, KCK davasından geldiler; Gezi’ye gidiyorlar, Ankara’ya Çitil davasına, Dersim’e Şırnak’a barış gözlem çadırlarına, Amed’de OrtadoÄŸu Konfernası’na ve daha nicelerine… İki ayakları topraÄŸa basıyor. Yürüyorlar.
Her devranın bir sonu vardır. Her çıkışın bir inişi. Her nefretin bir kederi. Kederlen başbakan kederlen.
